AKADEM<İ>KTİSAT

 

 

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN 1946-1953 DÖNEMİNDE ULUSLARARASI EKONOMİYE FARKLI BİR EKLEMLENME DENEMESİ

 

 

 

İÇİNDEKİLER:

 

GİRİŞ

 

1. ULUSLARARASI KONJONKTÜR (Yeniden Yapılanma)

1.1. Teorik / Politik Arka Plan

1.2. Siyasî / Ekonomik Süreç Analizi

 

2. 1946-1953 YILLARI ARASINDA EKONOMİ POLİTİKASINI BELİRLEYEN İÇ VE DIŞ ETKENLER

2.1. Hilts, Thournburg ve Barker Raporları Çerçevesinde Dış Etkenler

 

2.2. Devletçiliğin Tasfiyesi Sürecinde Demokrat Parti ile Çok Partili Siyasî Rejime Geçiş ve Genel Beklentilerden Oluşan İç Etkenler

 

3. 1946-1953 YILLARI ARASI ULUSLARARASI EKONOMİYE FARKLI BİR EKLEMLENME İÇİN UYGULANAN POLİTİKALAR

3.1. Politikaların Sermaye Kaynakları (Malî Alt Yapısı)

3.2. Uygulanan Politikaların Üçlü Sac Ayağı

3.2.1. Tarım Devrimi (Tarıma Dayalı Büyüme) ve Alt Yapı Yatırımları

3.2.2. Dış Ekonomik İlişkilerde Liberalizasyon

3.2.3. Özel Sektör Önceliğinde Sanayileşme

 

ARA-SONUÇ

 

 

 

GİRİŞ

            Uluslararası ekonomik ilişkiler, kapitalizmin tarihi seyri içinde (küreselleşme sürecinde) ulusal ekonomilerin seyir hattını oluşturma, biçimlendirme ve yönlendirme hususunda belirleyici olmaktadır. Ülkemiz gibi ulusal bir ekonominin belirli bir dönemi hakkında araştırma yapmak, o dönemler hakkında yorumlarda bulunmak, uluslararası ekonomik ilişkilerin o döneminde ve geçmişinde oluşan/beliren etki edici faktörlerin araştırma dönemine etkisi, araştırma dışında tutulamaz ve beraberinde incelenmesi zaruriyetini gösterir. İçsel dinamiklerle şekillenen dönemsel iktisat politikaları muhakkak ülke dışı iktisadî gelişmelerden etkilenmektedir.

 

            Dünya iktisat tarihi kapitalizmin tarihidir. Zaman içinde değişim gösterse de çekirdeğe ait kabuk değiştirmeye gitse de kapitalizm uluslararası ekonomik ilişkilerin en temel muharrikidir. Özellikle araştırmamıza konu olan 2.Dünya (paylaşım) Savaşı sonrası uluslararası iktisadî düzen sömürgecilik ve emperyalizm politikalarıyla öz varlığında görülen kapitalizm, kriz oluşturucu (büyük/global kriz) içsel dinamiklerini bertaraf etmek için uluslararası satha yayılmak gibi genişleyici bir kabuğa bürünmüştür. Sanayi devrimiyle kitlesel üretimi (uluslararası ticaret bağlamında) keşfeden kapitalizm, uyguladığı emperyalist ve sömürgeci politikalarla sömürdüğü -diğer- dünyayı (buna ister güney, ister AGÜ(Az Gelişmiş Ülke) ve isterse periferi deyin! Hepsi aynı kapıya çıkar) fakirleştirerek sömürmüş ve bu yarıştaki diğer rakipleriyle (Batılı ülkeler) ürettiğini satamaz duruma gelip Büyük Krizi (1929 krizi) oluşturmuştur.

 

            Süreç bu şekilde işlerken 2. Dünya savaşı patlak vermiş ve kapitalist ülkeler zihniyetlerinde büyük dönüşüm yaşamışlardır. Sömürgeci ve emperyalist (burada kriz doğurucu etkileri unutmayalım) uluslararası sömürü politikasından vazgeçip (Dünya tarihinde en fazla siyasal bağımsızlık kazanıp -devlet- ilan etme yarışı 2. Dünya Savaşı sonrasıdır.) denetimli ve -uyumlu- uluslararası ekonomik sömürü uygulamasını başlatmışlardır. Uluslararası işbölümü ve karşılaştırmalı üstünlükler teorisi çerçevesinde -Tüm dünya ülkelerini kapsayan- bu süreç küreselleşme yaftası altında tekrardan kapitalist ülkelerin egemenliğinde yine onların yararına işlemektedir.

 

            Açıklamaya çalıştığımız süreç analizi; Küresel dünyanın hegemonik güçler tarafından iktisadî, sosyal ve siyasî olarak boyut değiştirmiş sömürü politikasından ibaret olduğudur. Türkiye de uluslararası ekonomi içinde bir periferi bir AGÜ ve bir güney ülkesi olduğundan bu süreç içinde sömürülen ve Kapitalizmin besleyicisi konumunda olan ülkelerden biri olarak addedilmektedir ve ülkenin inceleyeceğimiz dönemde açıklayacağımız nedenlerden dolayı ekonomik politikalarda köklü bir dönüşüm geçirip başka boyutlarda gelişme, büyüme, kalkınma çabalarına girmesi ve diğer taraftan içsel dinamiklerle (her ne kadar onlarda dolaylı olarak dış etkenlerle biçimlenmiş olsa da) uluslararası ekonomiye/iktisadî ilişkilere eklemlenme/Dünya ekonomisi içinde payı olan bir ulusal ekonomi olma çabası verdiğimiz sonuç çerçevesinde içsel dinamiklerle gerçekleşmiş bir olgu değil tamamen dışsal faktörlerle uluslararası konjonktürün belirlediği şartlar çerçevesinde bir seyir izlemiştir. Yani ekonomi (1946-53 Türkiye ekonomisi) dışardan gelen telkinlerle ve tavsiyelerle değişmiş iktisat politikalarıyla şekillenmiştir. Uluslararası iktisadî düzene/sisteme ağırlığını koyan Amerika, Türkiye için savaştan çıkmış harap ve bitik Avrupa ülkelerini besleyen ve onlara yeniden imar konusunda (biçimlendirilmiş ekonomisiyle) alt yapı hazırlayan bir periferi ülke konumundadır.

 

            İncelediğimiz döneme K. Boratav’ın verdiği 1946-53 uluslararası ekonomiye farklı bir eklemlenme ismini verdik. Fark hem içerde savaşın ağır koşullarına rağmen uygulanan devletçilik politikasının tasfiyesi (incelenen dönemde) hem de uluslararası ekonomi çerçevesinde kurulan yeni dünya düzeni içinde AGÜ’lerden beklenen ve önerilen planlı ve en azından devletin yol göstericiliğinde kalkınma hamleleri yerine dışa açık sanayi hamlesinde geri adım atmış, devleti en azından zihniyette iktisadî hayatın dışında gören bir liberal anlayış çerçevesinde yıkık Avrupa’nın besleyicisi olma görevi biçilmesi içsel ve dışsal faktörlerle farklılığı ortaya koymaktadır.

 

            Araştırmanın amacı yukarıda açıklandığı gibi küresel dünya sisteminde Türkiye’ye -işbölümünden doğan- verilen görev (tarım ülkesi olması karayolu yatırımlarıyla pazarlarını açması/genişletmesi vs.) ile şekillenen iktisat politikası ve bu politikanın dönemde incelenmesidir.

 

            Araştırmanın kapsamı: 1946-53 yılları arasındaki gelişmeler incelenmiştir. Aslında eğilim DP iktidarı dönemidir. (1950-1960) Ama uygulanan politikaların 1953, hatta ağırlıklı olarak 1954 ve sonrasında başarısızlığa uğraması yani bir anlamda uygulanan yanlış politikalar sonucu bir fatura/bedel ödeme sürecine girilmesi ve ayrıca 1954 sonrası incelediğimiz dönemin politikalarını rafa kaldırıp tekrar devletçilik uygulamasına geçilmesi ve en nihayetinde araştırma konusunun sınırlandırılması hususunda araştırmanın kapsamını 1946 ile 1953 arasında uygulanan iç ve ağırlıklı olarak dış sebeplerle şekillenmiş iktisat politikası anlayışını / uygulamasını uygun gördük.

 

            Araştırmanın işlenmesi / anlatılması konusunda 2.Bölüm uluslararası konjonktür (yeniden yapılanma) iki alt başlık hâlinde (Teorik/politik arka plan ve siyasî/ekonomik süreç analizi adı altında). Bu bölümde uluslararası siyasî/iktisadî sistem tabir yerindeyse ekonomimizi etkileme aşamasında ete kemiğe bürünecektir. Uluslararası konjonktürle yeniden kurulan iktisadî sistemin merkez ve her ne ad altında olursa olsun, örgütlenmesi ve işbölümüne dayalı (karşılaştırmalı üstünlükler teorisi çerçevesinde) tüm ülkeleri/ulusları kapsayan ve kapitalist görüşteki evrim (zihni değişim) 1. alt bölüm teorik/politik arka planda incelenecektir. İkinci alt bölümde ise gelişen olaylar çerçevesinde iki kutuplu dünyanın yeni sisteminin uygulama kısmında görülen ve ağırlıklı olarak Truman Doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde süreç incelenerek iki kutuplu dünya düzeni işlenecektir.

 

            3. Bölümde 2. Bölümde oluşturduğumuz ve bu dönemde iktisat politikalarımızı biçimlendirdiğine inandığımız uluslararası konjonktürdeki Türkiye’nin üstüne düşen payın ne olduğu ve nasıl yapılması gerektiği hususunda ABD’nin gönderdiği heyetlerin raporları çerçevesinde başarıyla empoze edilen fikirler 1. alt bölümde Hilts, Thournburg ve Barker raporları çerçevesinde dış etkenler adı altında incelenecektir. İkinci alt bölümde ise uygulanan liberal eğilimli politikaların içsel dinamiklerle siyasî ve iktisadî beklentilerle tekrar uluslararası ekonomi içinde olma beklentisiyle oluşan iç etkenler incelenecektir.

 

            Dördüncü bölümde 1946-53 arası 1. bölümde anlatılarak belirtilen 2. bölümde empoze edilerek benimsetilen iktisat politikası anlayışının uygulama süreci izah edilmeye çalışılacaktır. 1.alt bölümde uygulanan politikaların sermaye kaynakları (malî alt yapısı) incelenecek, çoğunlukla dış borçlar, dış krediler ve yabancı sermaye yatırımları adı altında dış sermaye kaynakları ve MB emisyonu ve Vergiler adı altında iç sermaye kaynakları incelenecektir. İkinci alt bölümde uygulanan iktisat politikasının üçlü sayacağı (tarım ve alt yapı, dış ekonomik ilişkiler, özel sektör öncülüğünde sanayileşme) uygulamalarla incelenip dönem boyunca ekonomide seyreden dönüşüm rüzgarları incelenecektir.

 

            ARA-Sonuç bölümünde, başta belirttiğimiz gibi uygulanan politikalar ve bunların sonuçları doğrultusunda empoze edilen iktisat politikası anlayışının geçersizliği ve çevre ülke konumundaki ülkemizin empoze edilen fikirlerle yanlış yönlendirilip nasıl iflasa sürüklendiği sonucu Kapitalizmin yön değiştirmiş kabuk değiştirmiş sömürü anlayışı çerçevesinde yorumlanacaktır. ARA-Sonuç dememizdeki kasıt (vurgulamadaki) DP iktidarının tamamını ele almayışımızdan kaynaklanmaktadır. Dönemin tamamı ele alınıp iflasın ve bedel ödemenin de sonuca yorum kısmında büyük katkısı olacaktır ama bizim incelemeye çalıştığımız kavramların dışında bir inceleme gerektirdiğinden, konuyu 1946-53 ile kısıtlı tutmayı tercih ettik.

 

 

1. ULUSLARARASI KONJONKTÜR (Yeniden Yapılanma)

1.1. Teorik / Politik Arka Plan

“İnsanların doğal haklarını ve özgürlüklerini savunarak gelişmiş olan klasik liberal ekonomi politikasının, gerçekte uluslararası iş bölümü, karşılıklı maliyetler teorisi, pazar kanunu gibi ustaca işlenmiş mantık oyunlarına dayalı bir takım teorilerle süslenerek daha önce merkantilizmle oluşmağa başlayan Avrupa emperyalizminin başka milletleri sömürerek zenginleşme sisteminin bir aracı hâline gelmesi şuurlu ve uz görüşlü yazarları 1920 ve 1930’lardaki ekonomik fikirlerden uzaklaşmağa bütün insanlığın birlikte genlik ve bolluğuna hizmet edebilecek yeni fikirler manzumesi araştırmaya zorlamıştır?” Burhan ULUTAN[1]

 

            Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde iktisat teorisi bağlamında kalkınma sorununa eğilen çalışmaların sayısı hızla artmaya başlamıştır. Bunun temelde başlıca iki nedeni vardı:

1-Savaş döneminde yıkıma uğrayan Avrupa devletlerinin ekonomik açıdan yeniden canlandırılmasının acil önem kazanması,

2-Savaştan en az yara alarak çıkmış Amerika Birleşik Devletleri’nin başı çektiği dünya ekonomi sistemi içinde geri kalmış diye tanımlanan ülkelerin sistemin yeniden inşası ve kuvvetlendirilmesi sürecinde özel yerleri olması ve bu nedenle bu ülkelerin kalkınma süreçlerine girmelerinin acil önem kazanması.

O dönemde önerilen kalkınma senaryolarında batılı iktisatçılar hep bir dünya sistem, perspektifi içinde soruna yaklaşmışlardır. Daha açık söylemek gerekirse batılı iktisatçıların soruna yaklaşımları dünya ölçeğinde savaş sonrasında yeniden kurulan güç dengesi içinde Batı Avrupa’nın ekonomik açıdan yeniden inşası sorununun aciliyeti ile sınırlanmıştı ve Az Gelişmiş Ülkelerin (AGÜ) kalkınma sürecini bu yeniden inşaya katkıları çerçevesinde ele alıyorlardı.[2]

 

            Batılı yazında Az gelişmiş Ülkelerin kalkınma sürecine girmeleri bir modernleşme sorunu olarak görülür. Bu yazında Az Gelişmiş Ülkelerin modernleşememeleri bu ülkelerin içsel dinamiklerinde ikili ekonomik yapıya sahip olduğu ve bu yapının kırılması için gerekli mekanizmaların olmamasına bağlanır. İkili ekonomiler yaklaşımına göre az gelişmiş ülkelerde ekonomik dinamik açısından aralarında bağlantı olmayan iki ayrı sektör bir arada yaşamaktadır. Bir taraftan ekonomik yapıda en yaygın sektör olan geleneksel veya tarımsal sektör diğer yanda ise niteliği gelişmiş ülkelerdeki ile aynı olmasa da bir modern yani bir başka deyişle kapitalist sektör bulunmaktadır. Bu modelde kapitalist sektör kendinden hiç umulmayacak bir biçimde dinamikten yoksundur. Zira ne geleneksel sektörün yapısını çözüp kendi dinamiği içine alabilmekte ne de kendi içinde büyüme için gerekli tasarrufları oluşturup bunları yatırıma dönüştürebilmektedir. Buna düşük düzey denge tuzağı denmektedir.[3]

 

            Az gelişmiş ülkeler düşük düzey denge tuzağından ancak modern (kapitalist) sektöre yapılacak yüksek düzey yatırımlar ile kurtulabilecekleri sonucuna varmak kaçınılmazdır. Az gelişmiş ekonomik yapı bu yüksek düzeydeki yatırımlar için gerekli tasarrufları kendi içinde oluşturamadığı için savaş sonrası dönemde dünya ekonomik sisteminin yani dengelere göre kurulmasını koordine etmeleri için oluşturulan uluslararası kuruluşlar kalkınma için gerekli tasarrufları az gelişmiş yapı dışından bu ülkelere sağlayacaklardı. Var olan kapitalist sektör içinde dinamik bir kere sağlandıktan sonra geleneksel sektörde varolan iş gücü fazlası da endüstriyel sektöre aktarılacak ve böylece bir gelişme patikasına girilecektir. [4]

 

            “Big Push” (Büyük İtiş) adı altında açıklanan bu süreç uluslararası ekonomik sistemin az gelişmiş ülkeler yararına (işbölümü ve karşılaştırmalı üstünlükler çerçevesinde) kalkınma seyrini hızlandıracağı gibi iyimser bir hava arz etmektedir. Fakat ileride de görüleceği gibi kabuk değiştiren Kapitalizm, küreselleşme sürecinde uluslararası yatırımları dış kredi/borçlar ve dış yardımları ile tüm toplumlara, tüm ekonomilere nüfuz etmesi kendi iç dinamiklerinden kaynaklanmaktadır yani Kapitalizm, kendi iç piyasasına dayanarak yeniden üretimini sağlayamaz, sermaye birikiminin kesintisiz sürebilmesi için kapitalizmin başka toplumsal yapılara yayılması zorunludur.[5]

 

            Kapitalizmin tarihsel gelişim süreci dönemlere ayrılarak incelenirse her dönemin birbirinden farklı bir sermaye birikim modeline dayandığı görülecektir. Örneğin 19. yüzyılın sonunda varolan kapitalizm ile 2. Dünya Savaşı sonrası kapitalizmi arasında önemli yapısal farklılıklar vardır. Bu yapısal farklılıklar nedeniyle kapitalizmin yeniden üretimini kesintisiz sürdürebilmesi için gerekli olan unsurlar dönemine göre değişecek, bir dönemde dışarıdan ucuz ham madde sağlanması belirleyici olurken başka bir dönemde de dışarıya sermaye yatırımı yapılması ön plana çıkabilecektir. Bu nedenle kapitalizmin başka toplumlara yayılması zorunludur.[6]

 

            Kapitalizmin yayılması merkez ülkelerdeki sermaye birikim sürecinden kaynaklanan ve dönemine göre değişiklikler gösteren ihtiyaçların sağlanması çerçevesinde düşünülmektedir. Yani kapitalizm, sermaye birikimi sürecinin değişik evrelerinde, genişletilmiş yeniden üretimin kriz patikasına düşme olasılığını en aza indirecek bir çerçeve, içinde gerçekleşmesini sağlamak amacıyla farklı toplumsal yapılara yayılmaktadır.[7]

 

            Kapitalist dünya sistemi içinde yer alan ülkeler kendilerine özgü ekonomik, politik, kültürel ve ideolojik yapılarını korumakla birlikte birbirleriyle dünya ölçeğinde piyasa düzeyinde eklemlenmeye girerler. Kapitalist dünya sisteminin işleyiş mekanizmaları merkez ülkeler yani;Feodalizmden Kapitalizme geçişi yaşamış, endüstri devrimini gerçekleştirmiş, toplumsal yapısı içinde kapitalizmin tek üretim biçimi olma sürecinin hızlandığı ülkeler tarafından belirlenir. Çevre ülkeler ise;bu mekanizmalara belli sınırlar içinde uyum göstermek zorunda olan ülkeleri kapsar.[8] Kapitalizmin yayılma nedenleri çevre ülkelerin dünya sistemine dahil edilme biçimlerinin ana belirleyicisi olacaktır.[9]

 

            Sermayenin birikim biçimi kavramı kapitalizmin yeniden üretimi için gerekli ham madde, makine ve iş gücünün nerelerden nasıl temin edildiğini, üretimin nerede ve nasıl yapıldığını ve üretilen ürünlerin nerelerde satıldığını açıklar. Bu birikim biçiminin (yani yeniden üretim sürecinin) kesintiye uğramasıyla kriz olgusu ortaya çıkar.[10] Yeni bir sermaye birikim modeline geçiş ancak eski sermaye birikim biçiminin aksaması (kriz) sonucunda sermayenin yeniden yapılanması nedeniyle gerçekleşir.[11]

 

            19.yy.’da (1930’lara kadar) İngiltere’nin Kapitalist Dünya sistemi içinde kurduğu hegemonya serbest ticaret ilkesine dayanıyordu. Merkez ile Çevre ülkeler arasındaki eklemlenmeyi ticaret sermayesi sağlıyordu. Bu dönemde çevre ülkeler merkez ülkelere ham madde ve tarım ürünleri ihraç etmekte ve mamul/sanayi malları ithal etmekteydiler.[12] 19.yy.’dan sonra çevre ülkelerine yapılan dolaysız sermaye yatırımları (demiryolu yatırımları) çevre ülkelerin iç pazarını meydana getirmek ve genişletmek içindi yani yine ticarî sermayenin etki alanını en çoklaştırma amacına hizmet ediyordu.[13]

 

            Bu dönemde dünya ölçeğinde bakıldığında üretici güçler (üretici sermaye) ticaret sermayesinin kontrolündedir ve sanayi ile malî sermayenin (üretim birimlerinin) tekelleşmeye meyilli olduğu görülür. Tekelleşme eğilimine bağlı olarak bölüşüm çerçevesinde kâr ücret analizi kâr lehine;ücret aleyhine geliştiği ve kitlesel üretimdeki artışlar tüketim artışlarıyla (gelir dağılımına bağlı) desteklenmediği için 1929 kriz/bunalım sürecine girilmiştir.[14] Kapitalist, ticarî sermaye birikim biçimi en büyük kriziyle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Akabinde gerçekleşen Keynes devrimi ile yeni bir sermaye birikim modeline geçilmiş ve krizde toplam talep arttırılarak çözülmüştür yani toplam talebi arttırmak için devlet eliyle gelir arttırıcı politikalar uygulanmıştır.[15]

 

            Keynesyen İktisadî politika krizin nedeni olarak tespit edilen fazla üretim (veya eksik tüketim) olgusunun bir daha ortaya çıkmasını önleyici bir mekanizma olarak görülmekteydi. Bu anlamda Keynesçilik ülke devletinin piyasanın işlemesi sonucu oluşan gelir dağılımını değiştirici geliri dolayısıyla da talebi yeniden dağıtıcı iktisadî politika uygulaması olarak tanımlanabilir.[16]

 

            Keynes devrimiyle ticaret sermayesi temelli Kapitalist dünya sisteminde ticaret olanakları daralmış (kriz) ve merkez ülkeler ücret lehine kâr aleyhine Keynesyen politikalar uygulamış çevre ülkelerde krizi ticaret ilişkileri nedeniyle ağır olarak yaşadıkları için ithal ikamesine dayalı büyüme modeliyle içlerine kapanmışlardır. Ticaret sermayesi yerine üretken sermaye (sanayi sermayesi) geçmiş ve İngiltere/ ticarî sermaye hegemonyası çözülüp savaşlardan güçlü bir ekonomiyle çıkan ve Bretton Woods sistemiyle 1970’lere kadar parasını dünya parası yapan ABD hegemonik güç olmuştur. Ayrıca sermaye birikimi modelindeki ücretler lehine ve kâr aleyhine dönüşüm üretken sermayenin ABD öncülüğünde ücret giderleri daha düşük olan sanayi üretiminin (yine hegemonik gücün teknolojik gelişimiyle) çevre ülkelerde yapılması görüşü hakim olmuş böylelikle ya doğrudan yatırımlarla ya da dolaylı olarak ABD’nin parasının dünya ekonomisine hakim olması dolayısıyla fonlar aktararak çevre ülkelerinde sınaî yatırımlara (1945 sonrası dönemde) dönüşmesini teşvik etti. 1945 sonrası dönemde dünya kapitalist sistemi içinde yeni sermaye birikim modeline uygun biçimde gerçekleşen işbölümü teknoloji boyutunu da içermekteydi. Yani merkez ülkeler teknoloji üreten teknolojilerde uzmanlaşırken standartlaşmış teknolojiyi içeren sanayi dallarının kurulması süreci çevre ülkelerde hızlanmaya başlamıştı.[17]

 

            Buraya kadar küreselleşme sürecinde dünya ekonomisindeki yapısal/dönüşümün teorik/politik yapısını açıkladık. Kapitalizm sermaye biriktirme güdüsünde (kâr etme) boyut değiştirmiş ve diğer toplumlara nüfuz ederek yani artık mal ticaretiyle kâr ederek değil dünya sistemi içinde sermaye yatırımları, dış krediler/dış borçlar ve dış yardımlar vasıtasıyla kâr etme güdüsünü tatmin etmekte ve çevre ülkelere tavsiyelerle ve telkinlerle sanayileşme/kalkınma stratejisi öğütlemektedir. İçsel dinamikleri nedeniyle (kriz oluşturan kapitalizm) üretimin küreselleşmesi bağlamında çevre ülkelere yayılan kapitalist üretken sermaye bu ülkelerin sözde kalkınmalarına yardımcı olmaktadır. İncelediğimiz dönemde Amerikan sermayesinin yardımı olmaksızın büyüme, gelişme, kalkınma sürecinin gerçekleştirilemeyeceğine dair dış telkinlerin mantalitesini burada aramak lazımdır.

 

 

1.2. Siyasî / Ekonomik Süreç Analizi

            1946 coğrafyasına bakıldığında siyasî ve ekonomik olarak iki dünya savaşının yıktığı/harap ettiği Avrupa ülkeleri 2. Dünya Savaşından hem ekonomik hem siyasî olarak güçlü çıkmış hegemonik ABD ve en önemlisi kapitalist sistemin karşısına hegemonik güç iddiasıyla çıkan kollektivist Rusya süreç analizinde uluslararası ilişkiler disiplininin ifadesiyle iki kutuplu dünya düzeninin kamplaşma ve kamplaşmaya dayalı çevre ülkelerini çevreleme politikaları gündemdedir. Yani bir yandan savaştan harap çıkmış Avrupa devletlerinin Amerika önderliğinde yeniden kurulan ekonomik ve siyasî yeni dünya düzenine adapte olmaları için yeniden inşası ve öbür yanda hegemonya kaygılarını taşıyan ABD’nin Batı Bloku’nu (kapitalist dünya) Doğu Blok’una (kollektivist dünya) karşı kamplaşma çerçevesinde tüm dünya ülkelerine empozesi. Soğuk savaşın filizlendiği bu dönemde hem Amerika ekonomik nüfuz alanını -kapitalizmin yayılması niteliğinden kaynaklanan- genişletme politikası ve SSCB’nin kollektivist sistemi -en azından- Doğu Avrupa’ya yayma ve yaşatma çabası bu dönemin siyasî konjonktürünü oluşturur.

 

            İktisadî yönden sömürge imparatorluklarından ve emperyalist politikalardan -en azından görünürde- vazgeçen kapitalizm kurduğu/kurulmasına ön ayak olduğu iktisadî uluslararası düzen çerçevesinde uluslararası ekonomik ilişkileri düzenleyen çevre ülkelerine kalkınma hamlelerinde yardımcı olan uluslararası para, ödeme, ticaret gibi sistemleri denetleyen uluslararası üst örgütler kurarak/kurulmasında öncü olarak W. Röpke’nin tabiriyle Baş Harfler Ekonomisine[18] geçişle küreselleşmenin yani tabanını oluşturacak kapitalist sistemin/kampın ayakta kalması ve egemen olması için girişimlerde bulunmuştur.

 

            Bu bakımdan incelendiğinde savaş sonunda (2. Dünya Savaşı) ABD kurduğu kampın (kapitalist blok) gelişmesi ve genişlemesi için çaba sarf ediyordu. İkinci Dünya Savaşı sonrasında gelişme sürecindeyse bu eğilim iki önemli koşulla sınırlanarak aynı çizgide sürdü. Birincisi savaş sonrası dünyanın en güçlü devleti olarak ortaya çıkan ABD’nin uluslararası ekonomik ilişkilere getirdiği dönüşümdü. Artık tek tek devletler arası ilişkiler yerine kurulmasında önderlik ettiği örgütler tekil devletlerle ilişkileri yürütüyor fakat bu örgütlerin temel politikalarını başta kendisi “Batının Asları” belirliyordu. Savaş sonrası yıllarda batı Avrupa devletlerinin sömürge imparatorlukları dağılırken sayıları giderek artan az gelişmiş ülkelerin (AGÜ) bu yoldan denetime alınması hedefleniyordu. Türkiye kurulan bu örgütlere üye olurken aynı sistem içine çekilmiş oldu. İkinci olarak savaşın galiplerinden biri olan SSCB’nin yayılmasını, etkinliğini arttırmasını sınırlamak üzere ABD kendi kampını güçlendirmeyi hedefledi. Savaşı izleyen birkaç yıl sonrasında soğuk savaşın patlamasıyla bu politikayı baskın duruma getirdi. Her iki koşul ABD parasının geniş kullanım ve sermayesinin güvenle yatırım alanı bulacağı, bütünleşmiş bir dünya içinde geçerli olacaktı. Öncülük ederek oluşturduğu yeni kurumlar (Bretton Woods sistemi IMF; yani Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası;yani IBRD ve GATT) askerî yardımlar ve Marshall Planı çerçevesinde verdiği ekonomik yardımların amacı kendi parası ve sermayesinin egemenliği kadar Batı kampının SSCB karşısında güçlenmesiydi. Böylece etkenlik kazanma yolunda genişleyen komünizm sınırlanabilecekti.[19] Savaşta düşman güç olarak yenilen Almanya’nın da batı kampı içinde görülüp yardım edilmesinin sebebi budur.

 

            Savaş sonrası ABD’nin hegemonik süper güç iddiasını doğrulayan sebeplerde öncelikle savaşın yıkıcı etkisini -ekonomik ve siyasî olarak- en az yaralarla atlatmış olması ayrıca savaşta yıkılan Avrupa ve Japonya ülkelerini onarmak için yoğun bir çaba içine girip onarım için ihtiyaçları olan araç ve gereçlerin tek kaynağının ABD olması yüzünden bu ülkelerin altın rezervlerinin Amerika’ya adeta akın etmesi bunun yanında 1944 Bretton Woods* konferansında kabul edilen; Amerikan White Planı** -Keynes Planı’na*** karşı başarı kazanması- ve Truman Doktrini çerçevesinde ve Marshall yardımlarıyla yıkık ekonomilerin kalkınması için Amerikan desteği o dönemde doların dünya parası olmasını kanıtlaması ABD’nin hegemonya iddiasını dünya ekonomisini (ticaret, sermaye) şekillendiren parasal olgular yardımıyla doğrulamaktadır. [20]

 

Truman Doktrini ve Marshall Planı:

            12 Mart 1947 tarihinde Amerika Başkanı Harry S. Truman’ın ABD kongresinde okuduğu ve kendi adıyla anılan metin ve akabinde kongreye kabul ettirdiği karar Rus tehdidi altındaki[21]Yunanistan ve Türkiye’ye 400 milyon dolar[22] askerî yardım yapılmasını öngörmektedir. Türkiye’yi tehdit eden Rusya ve Yunanistan’da aşırı solcu bir iktidarın işbaşına geçip güneye doğru genişleyen SSCB’nin etki alanına girmesi[23] dolayısıyla jeopolitik açıdan kilit ülke konumunda olan bu iki ülkenin Batı Bloku’ndan kopmamaları/etki alanı içinde kalmaları için bu yardım yapılmıştır. Bu yardım çerçevesinde hem stratejik bir bölgede iki müttefik batı blok’u ülkesi olmuş hem de Rusya’yı çevreleme politikası başlatılmıştır.[24]

 

            ABD, Avrupa’nın ekonomik kalkınması için, sıkıntılarını gidermek için olanaklarını seferber etmiş ve 1945 Haziran ile 1946 sonunda Avrupa’ya 15 milyar dolar ekonomik yardım yapmıştır. Ama bu yardım bütçe açıklarının giderilmesinde ithalât yapılması gibi verimli olmayan alanlara Avrupa devletlerince harcanmıştı.[25] Bunun üzerine ABD Dışişleri bakanı Marshall, Harvard Üniversitesinde (5 Haziran 1947) verdiği bir konferansta Avrupa ekonomilerinin kendi aralarında işbirliğine girmeleri ve eksiklerini gidermeleri hususunda telkinlerde bulunmuş, bu konuda ABD’nin yardımcı olacağını belirtmiştir.[26] Bunun üzerine Avrupa ülkeleri (16’lar) bu işbirliğini gerçekleştirmek için 16 Nisan 1948’de Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatını kurdular ve 4 yıllık ABD desteğiyle Avrupa kalkınma programını başlattılar.[27] Bu yardım çerçevesinde 4 yıllık dönemde %90’ı karşılıksız toplam 12 milyar $ yardım sağlanmıştır.[28] Nitelik olarak ağırlıklı olarak askerî araç gereç ve mal yardımı yapılmıştır.[29] Bu sayede ABD’nin elindeki üretim fazlası ve eskimiş malzemeyi dağıtarak ülke ekonomisini canlandırmak, yardım yapılan ülkeleri yedek parça bakım ve onarım gibi açılardan ABD ekonomisine bağımlı kılmak gibi doğrudan ABD çıkarlarını temsil eden niteliğe sahiptir.[30] Marshall Planı’nın Türkiye açısından yorumu bir sonraki bölümde yapılacaktır.

 

 

2. 1946-1953 YILLARI ARASINDA EKONOMİ POLİTİKASINI BELİRLEYEN İÇ VE DIŞ ETKENLER

2.1. Hilts, Thournburg ve Barker Raporları Çerçevesinde Dış Etkenler

            II.Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada ve uluslararası ilişkilerde köklü değişiklikler olurken iktisat biliminde Keynesgil yaklaşımın uygulamaya yansımasıyla Batı ülkeleri ekonomik darboğazları kısa sürede aşmayı başarmışlardı. Özellikle yurtiçi efektif talep ve toplam harcama düzeyini yükselterek işsizliği önlemişler ve istikrar içinde büyüme sürecine girerek refahlarını arttırmışlardı. Bu önemli sonucu eski alışkanlıkları olan emperyalist ve sömürgeciliğe gerek gerek kalmadan sağlamışlardır. Batı Avrupa ülkeleri bu başarıya devletin yol göstericiliği ve düzenleyiciliği görevini üstlenmesiyle ulaşmıştır. Örneğin Fransa iktisat biliminde yol gösterici planlama uygulamasının ilk örneğini vererek 1947-53 yıllarını kapsayan ve hazırlayıcısı J. Monnet’in adını taşıyan “Monnet Planı”nı uygulamaya koydu. Amacı ekonominin makro dengelerini korumak ve gerekli yönlendirici önlemleri tüm çıkar çevreleriyle işbirliği yaparak zamanında almak.[31] Böylece liberal kapitalizmin yerini (ulusal ekonomide) müdahaleci kapitalizm almış oldu.[32] 1950’li yılların sonuna gelindiğinde komünist Avrupa ülkeleri dışında Fransa, Hollanda, Belçika dışında makro düzeyde hazırlanmış yol gösterici uygulanmaktaydı.İngiltere’de 1946’da başlandı fakat 1951’de vazgeçildi. Ancak 1961’den itibaren yeniden uygulamaya konuldu.[33]

 

            1950’li yıllarda iktisatçılar geri kalmış ülkelerin kalkınma sorunlarını inceleyip açıklayan eserler yayımlamaya başladı. Uluslararası kuruluşlar benzer çalışmalara girişti. Ortaya çıkan sonuç ve öneri kıt kaynakların etkin ve yerinde kullanımı için devletin yol göstericiliği zorunludur (çevre ülkeler için) şeklindeydi. Bunun için bu ülkelerin bir kalkınma planı hazırlamaları ve uygulamaları öngörülmüştü.[34]

 

            ABD’nin hegemonik güç olarak çıktığı savaş sonrası dönemde bu ülkenin önderliğinde uygulanmaya başlanan uluslararası Keynesçi politikalar kapitalist dünya sisteminin yeni işleyiş mekanizmalarının gerektirdiği dünya ölçeğinde kurulma aracı olmuşlardır. Uluslararası Keynesciliğin çevre ülkelere yönelik başlıca hedefi bu ülkelerde 1930’larda başlatılmış olan sanayileşme süreçlerinin merkez ülkelerin denetimi altına sokulabilmesini sağlamaktı. Yani uluslararası Keynescilik politikası savaş sonrası dönemde çevre ülkelerde üretken sermaye birikiminin nihai aşamasına geçilmesinin önlenmesinde merkez ülkelerin elinde başlıca araç idi. Bu üçüncü ve nihai aşamaya geçilmediği sürece çevre ülkelerde o ana kadar gerçekleştirilmiş olan sanayileşmenin ara malı, teknoloji ve döviz açısından merkez ülkelere yeni bağımlılıklar oluşturması kaçınılmazdır. Bu tür bir yeni bağımlılığın meydana getirilmesi ise uluslararası Keynesçi politikaların işleyebilmesine ve savaş sonrası dönemde merkez kökenli ticaret sermayesinin elinden kapitalist dünya ekonomisinin dinamiğini belirleme işlevini alıp dünya ölçeğinde en yüksek kâr arayışına çıkan merkez kökenli üretken sermayenin çevre ülkelerdeki sanayileşme süreçlerini denetim altına alabilmesinin ön koşuluydu. Çevre ülkelerdeki sanayileşme süreci denetim altına alındığı sürece hegemonik devlet ABD’nin önderliğindeki merkez ülkelerin çevre ülkelere yönelik resmî iktisadî politikalarında ithal ikameciliğini desteklemelerinde hiçbir sakınca yoktu. Dahası merkez ülkelere yeni bağımlılıklara sebep olucu nitelikte bir ithal ikameci sanayileşme dünya ölçeğinde yayılmaya başlayan merkez kökenli üretken sermayenin en yüksek kâr arayışını sonuçlandırılabilmesinin de ön koşuluydu.[35]

 

            İncelediğimiz dönemde de Türkiye de bir çevre ülkesidir. 1930-1939 arası ithal ikamesi (bağımlılığı kırmak için 3 beyazın -şeker, un, kumaş- yurtiçinde üretilmesi gerektiğini hatırlayınız) ve devlet eliyle sanayileşme politikası izliyordu. Peki o zaman ABD’nin (ve merkez ülkelerin) heyet raporlarıyla telkin ettiği iktisat politikalarında neden devletçiliğin tasfiyesi istendi.[36] ve neden tarıma dayalı -karşılaştırmalı üstünlükler teorisi çerçevesinde- büyüme modeli şiddetle tavsiye edildi (ve tabii liberal dış ekonomik ilişkiler).[37]

 

            Serdar Turgut, çalışmasında bu soruyu iki farklı açıdan cevaplandırmıştır. Birincisi hegemonik güç ABD’nin Batı Avrupa ülkelerinin savaşta yıkıma uğramış sanayi yapılarını yeniden kurmalarının ve iktisadî büyüme sürecine girmelerinin asıl sorun olmasından hareketle, Batı ekonomilerinin yeniden inşa sürecinde/bu sürecin hızla sonuçlanması ancak bu ülkelerden gelen tarımsal ürün ve ham madde talebinin düzenli olarak karşılanmasıyla mümkün olacağı ve geleneksel ihracatı tarımsal ürünler ve ham maddelerden oluşmuş olan Türkiye’nin coğrafi yakınlık sebebiyle Avrupa’nın tahıl ambarı olması gerektiği[38]ve bu faktörü yeterli görmemekle birlikte devletçi dönemdeki sanayileşme nitelik olarak kapitalist yeni dünya sistemini tedirgin etmekte çünkü devletçi sanayileşmenin tamamen iç kaynaklara dönük olması ve bağımlılık kavramı çerçevesinde ne ithalâtta (devletçilik döneminde ihracat kadar ithalât yapma yani dış ekonomik istikrar sağlama anlayışı hakimdir) ne de döviz konusunda (devletçilik uygulamasıyla dış ekonomik istikrar anlayışı çerçevesinde denklik sağlanmış ve hatırı sayılır döviz rezervi birikmiştir) merkez ülkelere bağımlı olmadan sanayileşme çabasını sürdürmesi incelenen dönemde de bu politikayla sürdürme potansiyeli taşıması ayrıca devletçi sanayileşme stratejisinde devlet işletmeciliği olgusunun ekonomide ağırlıkta olması (burada 1923 İzmir İktisat Kongresi’nden bu yana uygulanacak politikalarla rejim sorunu konusunda -Rusya tipi gelişme- iç ve dış odaklara yapılan telkini hatırlayınız) nedeniyle hegemonik ülke ABD Türkiye’nin devleti ithal ikameci sanayileşme stratejisini benimsemesini açıklamıştır.[39]

 

            Ayrıca, Truman doktrini çerçevesinde yapılan askerî yardım (askerî teçhizat ve kredi) için bir bedel ödenmeyip Türkiye ekonomisinin askerî masrafları arttırmadan Rusya tehdidine karşı güçlendirme politikasında tek ek yük, yılda 400 milyon TL Bu malzemenin bakım/onarımı için ayrılması gerekmektedir ve bu ABD’den gelen askerî malzemenin yedek parçalarının satın alınması (ithali) için dolar gerekmekte ve -dış ticarette liberasyonla ithalâtın fırlaması yüzünden- o dönemde dolar kıtlığı yaşanması nedeniyle yedek parça ithalâtı yapılamamaktadır. Bu ekonomik dengesizliği gidermek için Türkiye ABD’den savaş sonunda hazırladığı iktisadî kalkınma programı için 615 milyon dolar tutarında dış yardım talep etmiştir. Türkiye’ye iktisadî yardım yapılması fikri ABD’li uzmanlarca o zaman benimsenmemiş ve millî ekonomilerin kalkınması için değil Avrupa ekonomisinin yeniden imarı için yardım ediliyor yafta/gerekçesiyle bu talep reddedilmiştir.[40] Hatta bu uzmanlar devlet öncülüğünde planlı sanayileşme çabaları ancak Sovyet Rusya’da olur.[41] diyerek bu yardım talebini reddetmişlerdir. Bunun yanında savaş sonrasında uygulamaya konan 1946 İvedili sanayi planının[42]uygulanmasını ve bu heyetlerin bu planı reddini [43]bu anlayış içinde devletçiliği tasfiye edin sonra bizden yardım isteyin havasıyla yorumlanması gerekmektedir. 1946 İvedili sanayi planı Türkiye hükûmetince uygulanmamış akabinde tarıma ve alt yapı yatırımlarına öncelik veren 1947 Vaner planı [44]ABD’nin onayına sunulmuştur. Bu seferde ABD’nin önerileri ile uyumlu olan 1948-52 yıllarını kapsayan bir yatırım programı hazırlandı ve ancak bundan sonra Türkiye ABD’nin yardım programına dahil oldu.[45]

 

Hilts, Thournburg ve Barker Raporları

            Türkiye’de yürütülecek yardım programının koşullarını ve hangi projelerin uygulanacağını saptama misyonunu yüklenen çeşitli raporlar Türkiye ekonomisi üzerindeki Amerikan karışımının ve Türkiye’nin kalkınmasında Amerikan görüşlerinin egemenliğinin tipik ve temel belgelerini oluşturmuşlardır.[46]

 

            Hilts Raporu: 1948 yılında ABD federal karayolları örgütü genel müdür yardımcısı Hilts’in -adıyla anılan- başkanlığındaki heyetin ülkemizi gelip incelemesiyle hazırladığı rapordur.[47]

 

            Hilts raporunda yatırım önceliğini karayolu yapımını verilmesi gerektiğini ve bunun için Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı yollar genel müdürlüğünün idaresinde bağımsız bir tüzel kişiliğe sahip bir karayolları genel müdürlüğünün kurulması istenilmektedir. Raporda karayolu taşımacılığının demiryoluna kıyasla daha ucuz bir taşımacılık olduğu iddia edilmektedir ve bu suretle Türkiye demiryollarının Van’a kadar uzatılmasına gerek olmayıp 35.000 km.lik karayoluna ihtiyaç duyulduğunu vurgulanmaktadır Güven, buna eleştiri olarak, savaştan çok kârlı çıkan otomotiv sektörünün/tekellerinin demiryollarına karşı (özellikle General Motors’un) zafer kazandıkları ve hızla iç pazarı hızla artan üretimiyle doyurduktan sonra dış pazara yönelme çabasında ABD kapitalizmine -bu karayolları şebekesinin- çok yönlü yararı olduğunu vurgulamaktadır.[48]

 

            Hilts raporunda ayrıca teknisyen yetiştirmek üzere Washington’daki yollar idaresine personel gönderilmesini önerilmekte ve Amerikan yardım makineleriyle yol yapımında Amerikan müteahhitlerle çalışılması öngörülmektedir.[49]

 

            Genel olarak bakıldığında tüm az gelişmiş ülkelerde karayollarında kamyonla taşımacılık tarımsal ürünlerin ve ham maddelerin üretiminin büyük ölçüde artmasına ve dışarıya ihraç edilmesine yol açmıştır. Doğal kaynakların ve ham maddelerin kendi ulusal sanayileriyle bütünleşmesi yerine gelişkin batı ülkelerinin sanayileriyle bütünleşmesinde karayolları çok etkili olmuştur. Bunun yanı sıra ABD’li otomotiv ve petrol tekelleri için gelişmiş karayolu şebekesine bağlı otomotiv kullanım ve petrol tüketimi dolayısıyla çekici pazarlar oluşturmuştur. En önemlisi karayolları ve kamyon taşımacılığı sayesinde Amerikan mallarının -karayollarının iç pazarı genişletmesi vasıtasıyla- az gelişmiş ülkelerde tüketilmesinde büyük artışlar olmuştur.[50]

 

            Thournburg Raporu: Rapor 1950 tarihinde bir Amerikan petrol şirketinin yöneticisi Max Weston Thournburg tarafından hazırlanmıştır. Thournburg, memlekette yaşamı ilk çağdaki yaşama benzetip (kırsalda) bu dönemdeki kalkınma ve sanayileşme çabalarını, hariçten ithal edilen ve halka geniş kitlelere inmeyen, yansımayan bir görüş içindedir. Özetle hür girişimin engellendiği ve yaşatılamadığı için serbest piyasayı önceleyip devletçi uygulamaları ağır bir dille eleştirmiş ve Hilts gibi karayoluna öncelik verip tarımda ilerlenmesini tavsiye etmiştir. Ağır sanayi hamleleri yerine hafif sanayi, tüketim mallarına dönük sanayiye ağırlık verilmesini tavsiye etmektedir. İlginç olan bir nokta kömür üretiminin yerli sanayi için değil Batı sanayii için üretilip ihraç edilmesi gerektiğidir. Makine sanayiin bu aşamada gereksiz olup ertelenmesini önermekte ve gerekli olan makine teçhizat (özellikle traktör) Amerika’dan üretiminden daha ucuza mal edilerek ithal edilmelidir. Yabancı sermayenin gelmesi için teşvik edilmeli bir kanun çıkarılmalıdır. Bu yaklaşımı doğrular nitelikte Türkiye’yi Amerikan sermayesinin kalkındırabileceği anlatılmaktadır. Lokomotif ve traktör üretimi için talep edilen krediye de Thournburg şiddetle karşı çıkmaktadır. Bunun yerine daha ucuz olarak ithalâta gidilmesi önerilmektedir.

 

            En genel özetle sanayileşme çabasına kendi gerekçeleriyle şiddetle karşı çıkan Thournburg karayolları yatırımları, tarımsal büyüme özel girişime dayalı ihracat temelli madencilik, hafif sanayi ve tüketim mallarına yönelik yatırımları öngörmekte ve bu konuda Amerika’nın hem iş tecrübesine ve hem de yardımlarına (sermaye yatırımı, dış borç/kredi, dış yardım) sığınılması tavsiye edilmekteydi.[51]

 

Barker Raporu

            Dünya bankası heyeti/raporu olarak bilinen ve heyetin başkanı James M. Barker’ın adını taşıyan rapor;1949 yılında Türkiye’nin talebi üzerine gelip inceleme yapan heyetin eseridir.

 

            Barker raporunda Türkiye’nin iki alanda acil ihtiyaçları önceliklidir. 1-Tarım 2-Teknik ve idarî personelin yetiştirilmesi. Kalkınmada tarım öncelikli olmalı sonrada gıda işleme hafif metal işleri, hafif makine ve alet üretimi inşaat malzemeleri ve deri işlemesine ağırlık verilmelidir. Tarımsal hafif sanayiye önem verilmeli ve modern sanayi grubunda uçak motoru ve ipek/yün mensucat fabrikaları kurulmasına şiddetle karşı çıkmaktadırlar. Lüks mallar üretimi ağır makine ve metal işleri endüstrisi ağır kimya endüstrisi gibi sektörlere girilmemelidir. (kaynakları etkin kullanma çerçevesinde) Yeni demiryolu yatırımlarına gerek yoktur. KİT’ler ve madenler özelleştirilmelidir. Planlı ekonomi uygulanmalıdır.[52]

 

            Bu üç raporda özet olarak verdiğimiz tavsiye ve telkinleri incelersek, çevre konumundaki Türkiye’nin kalkınma sürecini 1930 öncesi dönemine döndürmek niyeti vardır varolan kaynakların etkin kullanımı çerçevesinde Türkiye tarımsal üretime ağırlık verip sanayileşme çabasından(en azından devletçilik uygulamasıyla devlet eliyle sanayileşme)vazgeçmeli uluslararası ekonomik sistem nezdinde katılımı gerçekleştirmek için dış ekonomik ilişkilere serbesti getirmesi ki bu süreçle hem dış yardım kredi ve dış sermaye yatırımları çerçevesinde amerikan sermayesine ekonominin açılması hem harap Avrupa’nın yeniden yapılanması için tarımsal/ham maddesel üretimi ve inşaat malzemeleri ihraç etmesi ve hem de uluslar arası yeni ekonomik sistemde Türkiye’ye bir konum tahsisi açısından raporlar incelenmeye değerdir.

 

            Araştırmayı planlarken dikkat ettiğimiz husus uygulanan iktisat politikaları ve bu raporların ve genel olarak amerikanın niyetlerinin şaşılacak ölçüde benzerliğidir. Hatta 7 Eylül 1946 devalüasyonu ve (çünkü savaş sonrasında elinde hatırı sayılır bir döviz/altın rezervi olan Türkiye’nin devalüasyona gitmesi biraz ilginçtir.), uygulanan politikalarda Devletçi Ekonomik gelişme’nin (Devletçilik 1937 de Anayasa maddesi olmuştur.) bertaraf edilip (hem de incelenen dönemde bırakın merkez ülkelerini diğer çevre ülkeleri bile devletçi -en azından devletin yol göstericiliğinde- gelişme periyoduna girmişken) liberal temayüllü, serbest piyasa, özel girişim, dış ekonomik ilişkilerde liberasyon temelli politikalara doğru büyük dönüşüm yaşaması ve hatta hatta -en ilginç nokta budur- bu politik dönüşüm döneme ismini veren Demokrat Parti iktidarından önce CHP iktidarında bile (1946-1950) dile gelir olması, sermaye çevrelerinden basit köylüye kadar bu dönüşümün muhalifsiz desteklenmesi bir modernleşme temayülü, Amerikanın desteğinde gelişeceğiz anlayışı içinde değerlendirilip yorumlanmalıdır.

 

 

2.2. Devletçiliğin Tasfiyesi Sürecinde Demokrat Parti ile Çok Partili Siyasî Rejime Geçiş ve Genel Beklentilerden Oluşan İç Etkenler

            II. Dünya Savaşı yıllarında ekonomik gerilemeyle birlikte hızlanan enflasyon ve mal darlıkları artışı yoğunlaşan siyasî baskılarla Türkiye’de yeni dönüşümlerin gerekeceğini ortaya koymuştu. İçerde;savaşta fiyat artışları, mal darlıkları sürecinden yararlanarak oluşan yeni tüccar ve toprak sahibi büyük çiftçi kökenli -Millî Burjuvazi-;dışarıda yeni bir uluslararası küresel sistem kurmaya hazırlanan yeni süper güç ABD Türkiye’nin dış dünyaya iyice kapalı ekonomisini dışa açmada öncü rolü oynadılar.[53]

 

            Devletçiliğin tasfiyesi için siyasî ve ekonomik baskılar vardı. Siyasî baskılar grubunda savaş yıllarının sıkıyönetim uygulamasıyla birlikte fert hakları ve özgürlüklerinin devlet eliyle daraltılması.[54] Bunun bir ayağını–ve daha az öneme sahip – rejimin gereklerinden olan Çok Partili Siyasî Sistemin Atatürk’ten bu yana gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı. Ekonomik baskılara gelince Savaş süresince ortaya çıkan mal darlıkları (karneyle temel gıda ürünlerinin dağıtımı vs.), enflasyonist süreç ve dış ticarette savaş yıllarında ağırlıklı olarak Almanya’nın bulunması ve savaş sonrasında Almanya’nın çökmesi bu dış ticaret olanaklarını kapatmıştır.[55] Ayrıca geleneksel ihraç ürünü olan Tarımsal ürünlerin enflasyona bağlı olarak aşırı değerlenmesi yurtdışı piyasa fiyatının üstünde fiyatlanmasına sebep olmuş ve rekabet edemez duruma gelmiştir. Bununla birlikte 1942 Toprak Mahsulleri Vergisi’ni izleyen yıllarda (iklim koşullarına bağlı olarak ) buğday kıtlığı çekilmesi ve dünyanın her yanından buğday yardımı aranması[56] otarşik ekonomi ilkesine ters düşmekteydi.

 

            Savaş yılları Türkiye’de Ticaret Burjuvazi’sinin ve piyasaya yönelik büyük toprak unsurlarının aşırı güçlendiği başıboş bir vurgun ve zenginleşme ortamının dörtnala geliştiği bir dönemdir.

 

            Bununla birlikte savaş yılları darlık döneminde, Millî Burjuvazinin dışa açık kanadını oluşturan, stok ve karaborsacılıkla sıçrama yapmış tüccar ve sanayici grubu Millî Korunma Kanunu ve Varlık Vergisi Kanunu ile içe dönük kanadını oluşturan büyük toprak kesimleri Toprak Mahsulleri Vergisi, Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu ve Köy Enstitüleri uygulamalarıyla tehdit eden darlık dönemi Devletçilik uygulamalarına karşı (çıkarları ve rejimin geleceği konusundaki kaygılarıyla) bir tutum almışlardır.[57] Ancak teknoloji, üretimi örgütleme ve pazarlama bilgisinin özel kesimde pek bulunmadığı bir sanayici/girişimci sınıfın henüz gelişmediği bu servetlerin üretken sermayeye dönüşmesi pek olanaklı değildi. Dışa açılmayla birlikte yabancı sermaye ortaklığı ve dış yardımın getireceği sermaye bollaşması biriken servetlerin üretken sermayeye dönüşme olanağını meydana getirebilecekti. Büyük toprak sahipleri açısından savaş sonrası dönemin tarım için geniş Pazar olanakları oluşturduğu buna eklenmelidir. Savaşta yıkılan Avrupa için gıda maddesi ve ham madde sağlanması Türkiye’nin işlenmeyen geniş topraklarına eklenince yeni üretim ve kâr olanağı demekti. Ne var ki Türkiye’de yol ve tarımsal makine donanımı eksikliği varolan imkânları kullanmayı iyice sınırlamaktaydı. Her ne kadar Türkiye savaş döneminde yıllık ithalâtın iki katı kadar(500 milyon Dolar)altın ve döviz rezervi biriktirdiyse de savaş sonrası yıllarda dünya da sermaye donanımı satın almak (talebin yüksekliğine karşılık)üretim kapasitesinin sınırlı olması dolayısıyla çok güçtü. (Türkiye’nin ulusal geliri 1949 da on yıl önceki düzeyinin hemen hemen aynı, kişi başına düşen geliri ise 1939 düzeyinin altında idi kısacası savaşa girmediği hâlde Türkiye iktisadî gelişme sürecinde on yıl yitirmiştir.[58]

 

            Siyasî olarak da Liberalleşme temayülü kulislerde geniş yankı uyandırıyor ve Toprak Reformu Tasarısının görüşmeleri sırasında (1946) çiftçiyi topraklandırma hususu dahilinde İ.İnönü’nün tarım bakanlığına bir toprak ağasını getirmesi bu reformların uygulanmayacağına delalet ediyordu. Buna mukabil meclise dörtlü takrir adıyla bilinen bir önerge sunan A. Menderes, C. Bayar, F. Köprülü ve R. Koraltan CHP’den istifa edip 7 Ocak 1946 ‘da Demokrat Partiyi kurdular.[59]

 

            Devletçiliğe karşı güçlerin örgütlemesine ve güçlenmesine olanak verdi. Halkın büyük çoğunluğunu oluşturan köylü ve esnaf ülkede başlatılan hızlı sanayileşme sürecinin kendi çıkarlarına ters düştüğü inancıyla davranırken savaş zenginleri büyük tüccarlar ve üreticilerde devleti rakip görüyorlardı. Böylece ortaya çıkan büyük güç ve siyasî kadro yanlışları düzeltmek yerine sistemi değiştirmeyi tercih etti.[60] Bu gelişmeler DP’nin kurulmasıyla ülkedeki tüm grupların DP çatısı altında örgütlenip CHP Hükûmetine ve Devletçiliğe ağır saldırılarını başlattı. Bu durum karşısında CHP 1947 Kurultayında Parti programında yer alan Devletçilik ilkesini müzakere ederek bu prensibin uygulanma alanını özel teşebbüs ve özel sermaye lehine daraltmak kararını verdi. Bu karara uygun olarak Devletçilik daha liberal bir şekilde tarif edilerek devletin ekonomik sorumlulukları teker teker tespit edildi. Devlet ağır endüstriyi, madenleri, elektrik santrallerini işletmeye, millî savunma ve ulaştırma işlerini görmeye devam edecek;bunların dışında kalan alanlar ise fertlere bırakılacaktı. Kamu menfaatinin gerektirdiği bazı teşebbüslere girişmek için özel sermayenin yetersiz kaldığı hâllerde ve özel sermayenin kâr sağlayamayacağı işlerde Devletin ekonomiye müdahale edebileceği tezi halk partisi tarafından benimsendi. Fakat devlet hiçbir suretle tarıma el atmayacak ve hayat pahalılığını arttırabilecek başka ekonomik faaliyetlerde bulunmayacaktı.[61] Bu gelişme bile 27 yıllık CHP iktidarını ayakta tutmaya yetmeyecek bu toplumsal dönüşüm ve toplumu oluşturan kesimlerin kenetlenmesi ile DP’yi 1946 seçimlerinde 465 milletvekilinden 62’sini ve 1950 seçimleriyle oyların %53’ünü alarak iktidara getirecekti.[62]

 

            Devletçiliğe karşı yöneltilen tenkitler savaş yıllarında Türk ekonomisinin faydalandığı elverişli şartların son bulmasıyla had bir safhaya ulaştı savaş sonunda yabancı pazarların Türk mallarına olan talebi bir hayli azaldı ve savaş sırasındaki talep dolayısıyla fiyatları anormal ölçüde yükselmiş bulunan Türk malları dünya piyasasındaki daha ucuz mallarla rekabet edemez oldular. 7 Eylül kararları olarak anılan tedbirler memleket ekonomisinin sulh şartlarına intibakını kolaylaştırmak gayesini güdüyordu. (devalüasyonu ve ABD’nin Türkiye’ye telkin ettiği uluslararası işbölümünün doğal sonucu olan tedbir önerilerini bu açıdan değerlendiriniz.) Oysaki bu tedbirler tatbikattaki aksaklıklar yüzünden iktisadî sıkıntıları hafifletecek yerde genel olarak dar gelirli sınıfları ve ekonominin bütünü aleyhine daha da ağır şartlar meydana getirdi.[63]

 

            Ayrıca belirtilmesi gereken diğer bir husus Ahmet Hamdi Başar’ın kurduğu İstanbul Tüccar Derneğinin düzenlediği 1948 İktisat Kongresidir. Bu Kongrede iş adamları ve Üniversite hocaları tarafından Türkiye’nin hızla gelişmesinin koşulları saptanmıştır. Bunlar arasında(Yeni uluslararası sistemle pek bağdaşmadığı kabul edilen)Devletçiliğin yavaş yavaş tasfiyesi ve dövizle sermaye kaynaklarının kıtlığının aşılması için Yabancı sermaye ye açılma vardı.[64] 27 Kasım 1948’de İstanbul’da toplanan iktisat kongresi orta sınıfın devletçilikle ilgili yeni görüşlerini daha da açık şekilde belirtti. Devletçilik, Dış Ticaret ve Vergi Reformu meselelerini incelemek üzere kurulan üç ayrı komisyon bu alanlarda iş adamlarının görüşlerini ortaya koydu. Devletçilik konusunu ele alan birinci komisyona göre iktisadî faaliyetlere önayak olmak ve onları yaymak yönündeki öncü görevini artık tamamlamış bulunan devlet bundan böyle faaliyetlerini eğitim, ulaştırma, millî savunma, posta işleri, araştırma ve nezaret gibi temel amme hizmetlerine hasretmeli ekonomide devletin fert karşısında hem bir denetçi hem de bir rakip olarak çıkmaması ve gereken teşebbüs imkânlarının fertlere bırakılması isteniyordu. Dış ticaret komisyonu istihsalin seviyesini yükseltecek ve yerli müstahsilin aleyhine de olsa ihracatı teşvik edecek tedbirler alınmasını tavsiye etti. Vergi reformu komisyonu ise vergi sisteminin topyekün gözden geçirilmesini ve memleketin yeni ihtiyaçları göz önünde tutularak tarım mahsullerinden alınan vergilerin kaldırılmasını tavsiye etmekteydi.[65]

 

            Bu gelişmeler çerçevesinde DP’nin iktidarıyla sonuçlanan ve gerek sermaye çevrelerinin gerek tarım kesiminin ve gerekse işçi, esnaf ve toplumun geri kalan kesimlerinden gelen talep ve baskılarla uluslararası ekonomiye eklemlenme sürecinde ekonomi politikasının oluşmasını sağlayan iç faktörler toplumsal dönüşümün gerçekleşmesiyle özet olarak açıklanmıştır. Süreç DP iktidarı ve siyasî/ekonomik uygulamalarıyla devam etmiştir. Bir sonraki bölümde bu dönemde uygulanan Liberalist söylemle vücuda gelmiş iktisat politikaları incelenecektir.

 

 

3. 1946-1953 YILLARI ARASI ULUSLARARASI EKONOMİYE FARKLI BİR EKLEMLENME İÇİN UYGULANAN POLİTİKALAR

3.1. Politikaların Sermaye Kaynakları (Malî Alt Yapısı)

            İncelediğimiz dönemde uygulanan iktisat politikalarının sermaye kaynaklarını dış kaynaklar ve iç kaynaklar olarak ayırmayı uygun gördük. Dış kaynaklar ifadesiyle anlatılmak istenen bu dönemde yurt içine gelen uluslararası sermaye yatırımları, dış borçlar/krediler ve hibe şeklinde olan dış yardımlardır. İç kaynaklara gelince Merkez Bankası emisyonları ve devlet gelirleri çerçevesinde vergilerdir.

 

            Cumhuriyetimizin ilk yirmi yılında genel politika olarak dış borçlanmaya çok az gidilmiş varolan borçların tasfiyesine çalışılmıştır. Savaş yıllarında dış borçlanmaya gidilmiş fakat döviz ve altın rezervinin artması sonucu dönem sonunda net borçluluk sıfır olmuştur.[66]

 

            Bu dönemde başlıca dış borç/kredi kaynağı ABD’dir. (Truman Doktrini, Marshall Planı çerçevesinde)1950’ye kadar dış borç yardımı olarak ABD’den alınan malî kaynak 1950’den sonra (Hükûmetinde ABD yanlısı tutumu sonucu) dış yardım şeklinde görülmüştür. Dönem süresince, a) Kısa dönemli ve yüksek faizli Yabancı Özel Sermaye’den dış ticaretin finansmanında yararlanılmış, b) Özel kesime uzun dönemli dış kredi sağlanmıştır. Bunlardan kısa dönemli yabancı kredilerin, dönem boyunca toplam yabancı sermaye akınının yarısından fazlasını oluşturduğu dikkate alınırsa yabancı özel sermayeden daha çok dış ticaretin finansmanı alanında yararlanıldığı söylenebilir. Bir başka deyişle bu tür sermayenin üretimi doğrudan arttırıcı bir niteliği yoktur. Dışalım girdi olarak kullanıldığı ölçüde üretime dolaylı katkısından söz edilebilecektir.[67]

 

            Yabancı özel sermayenin girişini kolaylaştıran ilk önlem kambiyo ilişkilerini düzenleyen Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanuna (25 Şubat 1930 gün ve 1567 sayılı ) dayanılarak çıkarılan, 22 Nisan 1947 tarih ve 13 sayılı kararla alınılmıştır. Kararda yabancı sermayenin döviz olarak getirilmesi ve Tarım, Sanayi, Ulaştırma, Turizm gibi alanlara yatırılması öngörülmekteydi. Hükûmet yabancı özel sermaye yatırımını yurdun kalkınmasına yararlı görür ve ihracatı arttırıcı nitelikte bulursa kârının uygun bulacağı bir bölümünün yurtdışına aktarılmasına izin verilebilirdi.[68] Beklenen ilginin oluşmaması nedeniyle Ekonomi ve ticaret bakanının Ağustos 1951 de çıkarılan ancak yine beklenen sonucun alınamadığı yabancı sermaye yatırımlarını teşvik kanununun alınarak yeni tedbirler çerçevesinde yabancı sermaye lehine daha da genişletilerek ve liberal hükümler getirilerek uygulanmasına karar verilmiştir. Yeni yasa ocak 1954 de çıkmıştır.[69]

 

            Sanayiye yapılan yabancı özel sermaye yatırımları, genellikle kendisinin üç katı dolayında yerli özel sermayeyle ortaklık içinde çalışmaktadır. Bu durum ilgili ortaklıların yerli sermayenin denetiminde olduğu anlamına gelmezse de bir başka açıdan önemlidir. Yabancı sermaye, özel sermaye yatırımlarına yön verici, onu belli alt sektörlere sürükleyici bir işlev görmektedir.[70]

 

            Sanayiye yapılan özel sermaye yatırımlarının bir başka özelliği, kurulan üretim ölçeğinin, çağdaş teknolojik verilere göre etkin sayılan düzeyin çok altında olmasıdır. Teknolojik etkinlikten uzak üretim ölçeği, hemen her ekonomiye giriş kitabından öğrenileceği gibi, yüksek maliyet anlamına gelir. Ancak iç pazarın, yabancı ürünlerin rekabetine karşı gümrük duvarlarıyla korunması, yüksek kâr sağlanmasına yol açmaktadır. Yabancı sermaye, korunan bir ortamda, ticarî sermayeyle işbirliği içinde, yüksek maliyete karşın; kârlı çalışabilmektedir. Sanayiye yapılan yabancı özel sermaye yatırımlarının bir özelliği de, üretimde ithal girdi kullanılmasıdır. İthal girdi kullanımının yaygınlığı iki sorunu gündeme getirmektedir;sorunlardan biri sanayileşmenin geriye doğru bağlantı yoluyla yerli üretimi canlandırma etkisinin, bu nedenle eksik kalması gerçekleşmemesidir. İkinci sorunda, özellikle ithalât güçlüklerinin var olduğu durumlarda sanayi üretiminin girdilerini dışardan sağlama zorunluluğu nedeniyle, üretimde bulunamamasıdır. Dönem süresince giderek artan dış ticaret açığına bu gelişmenin önemli katkısı olduğu kuşkusuzdur.[71]

 

            Yabancı sermaye yatırımlarında da ABD sermayesi ağırlığını hissettirmektedir. Oransal olarak baktığımızda;yabancı sermayenin %40 dolayında bir bölümü ABD ortaklarına aittir. ABD’yi Batı Almanya İsviçre ve Hollanda her biri %10 dolayında bir payla izlemektedir. Bu dört ülke kökenli yabancı sermayenin payı, toplam gerçekleşen yabancı sermayenin %85’i dolayındadır.[72]

 

            Dış yardımlara gelince hibe olarak ağırlıklı olan Truman doktrini ve Marshall Planı çerçevesinde bu dönemde 100 milyon Dolar askerî yardım (Truman doktriniyle gelen )ve 1948-1952 yılları arasında 175 milyon Dolar doğrudan 176 milyon Dolarda dolaylı olarak toplam 351 milyon Dolar yardım sağlandı. Doğrudan olan ABD piyasasından Dolaylı olanda Teşkilata üye olan ülkelerden yapılacak ithalât için kullanıldı.[73]

 

 

Tablo 1: Dış Sermaye Kaynakları (1946-1962) (Milyon Dolar)

 

Diğer Yardım Kuruluşları

Gerçekleşen Yabancı Özel Sermaye

Gerçekleşme Yüzdesi

ABD Ekonomik Yardımları

 

Borç

Bağış

Toplam

 

 

 

 

 

 

 

1946-48

45,4

-

45,4

5,0

-

70,8

1949

33,8

-

33,8

-

-

-

1950

40,0

31,9

71,9

80,4

-

-

1951

-

49,8