AKADEM<İ>KTİSAT

 

 

KÜRESELLEŞME VE ULUSLARARASI EKONOMİK ANLAŞMALAR

 

 

 

İÇİNDEKİLER:

 

GİRİŞ

 

1. KÜRESELLEŞME

1.1.Küreselleşme’nin tanımı?

1.2. Küreselleşme, Ulus Devlet ve Egemenlik

1.3.Ekonomi ve Hukuk Bağlamında Küreselleşme

 

2. ULUSLARARASI EKONOMİK ANLAŞMALAR

2.1. Bretton Woods Anlaşmaları

2.1.1. Uluslararası Para Fonu (IMF)

2.1.2. Dünya Bankası Grubu

2.1.3. Jamaika Anlaşmaları

2.2. GATT (ITO)

2.2.1. En Çok Kayrılan Ülke Kuralı

2.2.2. Ulusal Muamele Kuralı

2.2.3. Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi

2.2.4. Tarifeler Yoluyla Koruma

2.3. Mutabakat Metni Dünya Ticaret Örgütü (WTO)

2.4. MAI (OECD)

2.5. Türkiye Bağlamında Diğer Çok Taraflı Anlaşmalar

2.5.1. EİT Ticarî İşbirliği Çerçeve Anlaşması

2.5.2. İstanbul Deklarasyonu ve Boğaziçi Açıklaması

2.5.3. İslam Konferansi Teşkilatı Ekonomik ve Ticarî İşbirliği Daimi Komitesi

2.5.4. Gelişme Yolundaki Sekiz Ülke (D-8)

2.5.5. İstikrar Paktı

2.5.6. Güney Doğu Avrupa İşbirliği Girişimi

2.5.7. İleri Tarım Müzakereleri

2.5.8. Birleşmiş Milletler Ticaret Ve Kalkınma Konferansı

2.5.9. Dünya Sağlık Örgütü - Tütün Sözleşmesi

2.5.10. Kimyasal Silahlar Sözleşmesi

2.6. Uluslararası Nitelikteki Bölgesel Anlaşmalar

2.6.1. Roma Anlaşması

2.6.2. Avrupa Serbest Ticaret Anlaşmaları

2.6.3. Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmaları

2.6.4. Latin Ülkeleri

2.6.5. Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi

2.6.6. Diğer Ekonomik Anlaşmalar

 

SONUÇ

 

 

 

GİRİŞ

            Dünyada işletme kurmanın başlangıcı, ticaretin başlangıcı kadar eskidir. Antik Çağ’da Fenikelilerin, XVI. yy.’da Fugger Ailesi’nin, Avrupa’nın sömürgeci yayılma döneminde büyük Hollanda ve İngiliz şirketlerinin denizaşırı ülkelerde ticaret kolonileri, büyük kumpanyalar veya temsilcilikler kurdukları bilinmektedir. 1929 bunalımından sonra ise ABD dünyanın en büyük iktisadî gücü durumuna gelmiş birinci sıraya oturmuştur. 1985’ten itibaren Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun yerkürede yaptıkları yatırımlar, ABD’nin önüne geçmiş fakat bu da uzun sürmemiştir. Günümüzde ise yerküreye baktığımızda Çin ve Hindistan gibi dev ölçekli ülkelerin ekonomilerini gayet mantıklı bir şekilde büyüttüğünü görmekteyiz. Son çıkan istatistiklere göre; Çin Cumhuriyeti yurttaşları tüketimlerini ABD’lilerin seviyesine çıkaracak olurlarsa, bu tüketime, yerküremizin ömrü en fazla 2020 yılına kadar dayanabilecek. Peki bir Amerikalı istediği kadar tüketebilirken, herhangi bir dünya vatandaşının da neden buna hakkı olmasın? Diğer bir deyişle dünyada sayıları iki elin parmaklarını geçmeyen fazla gelişmiş ülkeler, kaynakları sonuna kadar kullanma hakkını nereden buluyorlar? Aslında bu sorunun cevabı gayet basit, “buluyorlardı”. Her ne kadar dünya ülkeleri haksız işgallere uğrasa da, kapitülasyonların adı gümrük serbestliği veya yatırım anlaşmaları adını alsa da; gelişmekte olan ülkeler zıplamaya hazırlar. Tehlikenin farkına varan ABD ve ittifakının diğer üyeleri, tıpkı soğuk savaş döneminde olduğu gibi komplo teorileri ve korku psikolojileri ile güçlerini muhafaza ediyorlar. Güçlerini korumaları için en çok ihtiyaç duydukları şey ise ekonomik hegemonya… Hazırladığım çalışmaya, dünyanın ilk büyük uluslararası ekonomik anlaşması olan ve iki büyük organizasyonun kurulmasına sebep olan Bretton Woods ile başladım. IMF ve Dünya Bankası’ndan sonra ise sistemin üçüncü ayağını teşkil etmesi düşünülen Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO) Anlaşması ve onun yerine kurulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) ile devam ettim. Çalışmaya, Türkiye’yi ilgilendiren çok taraflı anlaşmalar ve uluslararası sayılabilecek bölgesel anlaşmalar ile son verdim.

 

 

 

1. KÜRESELLEŞME

1.1. Küreselleşme’nin Tanımı?

            Bazılarına göre, “küreselleşme” onsuz mutlu olamayacağımız şeydir; bazılarına göre ise “küreselleşme mutsuzluğumuzun nedenidir. Gelgelelim, herkesin birleştiği nokta, “küreselleşme”nin dünyanın kaçamayacağı kaderi, geri dönüşü olmayan bir süreç olduğudur. Hepimiz küreselleşiyoruz ve küreselleşiyor olmak tüm küreselleşmişler için üç aşağı beş yukarı aynı anlama geliyor.[i] Küreselleşme başta iletişim, enformasyon ve ulaşım olmak üzere insanî etkileşimin çeşitli biçimlerinin, uluslar arasındaki coğrafi sınırların önemini yitirmesine yol açacak şekilde, dünya ölçeğinde hızla yayılması ve bunun sonucunda insanî gündem ve ilgilerin dünyalaşması süreci olarak tanımlanabilir. Küreselleşme, kelime anlamı olarak yerelleşmenin karşıtı gibi gözükse de, hareket alanı içerisine, insanî faaliyetleri, ekonomik, siyasî, teknolojik, hukukî, askerî, kültürel ve çevresel etkileşimleri sokarak çok-boyutlu bir yapı içine girmiştir. Kısaca açıklayacak olursak yerelleşmenin karşıtı değil, yerelleşmeyi de içine alan büyük bir organizasyondur.[ii] Eskiden ulusal, yerel veya bölgesel addedilen birçok sorun da artık birer dünya sorunu haline gelmek yolundadır. Öyle ki, günümüz dünyasında, bir ülkede cereyan eden olayları dış etkilerden, dünyanın şurasında burasında meydana gelen değişme ve gelişmelerden bağımsız olarak ele almak neredeyse imkansızdır. Küreselleşme en azından iki ayrı olguya işaret etmektedir. İlk olarak, birçok siyasî, iktisadî ve sosyal etkinlik kapsam bakımından dünyayı kapsamakta, ikinci olarak da devletler ve toplumların içinde ve arasındaki etkileşim ile karşılıklı bağlılık veya bağımlılık yoğunlaşmaktadır.[iii] Küreselleşmeyle birlikte artan karşılıklı bağımlılık herkesin hayatını kendisinden çok uzakta meydana gelen olaylara ve alınan kararlara gitgide daha fazla bağımlı hale getirmektedir. Yirmi birinci yüzyılın başında, en güçlü devletler bile karşılıklı bağımlılığın gerekleriyle baş etmek durumundadırlar. Ülke sınırlarının tayin edilmişliği esasına dayanan ulus devletler yeni iletişim teknolojilerinin, nüfus hareketlerinin, bölgesel gerilim ve çatışmaların, çok uluslu şirketlerin, sermaye akışlarının ve diğer iktisadî problemlerin sınır tanımayan etkileriyle baş etmek zorundadırlar. Küreselleşme denen sürecin bu adla anılmayı gerektirecek yoğunlukta bir fenomen haline gelmesi oldukça yenidir; aslında bu süreç İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesini takip eden gelişmelerle kendini hissettirmeye başlamış ve Sovyet blokunun çöktüğü 1989 yılından sonra ortaya çıkan olaylarla iyice belirginleşmiştir. Böylece insanî varoluşun sosyal, kültürel ve iktisadî yönleri artık büyük ölçüde ulusları aşan bir nitelik kazandırmıştır. Bununla beraber, bazı sorunların dünya ölçeğinde ortaya çıkmaya -ve öyle kavranmaya- başlaması, günümüzdeki kadar yoğun olmasa bile- çok önceden beri var olan bir gerçekliktir.

 

            Küreselleşmenin başka bir sonucu ise, uzaklıkların ortadan kalkarak ulusal toplumların sınırlarını aşan bir "dünya toplumu" tasavvurunun oluşmasını sağlamasıdır. Dünya toplumunun veya küresel camianın oluşmaya başlamasında devletlerin bu arenanın yegane aktörleri olmaktan çıkmasının ve devlet dışı yeni etkileşim biçimlerinin belirmesinin rolü büyüktür. Bu sayededir ki, küreselleşmeyle birlikte bugün artık başlıca aktörleri NGO'lar[iv] olan bir "global sivil toplum"un ve bir "global kamu oyu"nun oluşmakta olduğundan söz edebiliyoruz. Global ölçekteki bu sivil toplum ve kamu oyunun etkisi ulusal devletlerin içine de nüfuz etmekte ve ulus devletler ülke içine dönük politika ve uygulamalarında bu sivil-küresel etkeni göz önünde bulundurmak zorunda hissetmektedirler. Devlet dışı insan hakları ve dayanışma örgütleri ile çevre hareketleri söz konusu global sivil örgütlerin ön safında yer almakla beraber, küreselleşme karşıtı oluşumlar da bu küresel sivilliğin unsurları arasında bulunmaktadır. En az bunun kadar önemli başka bir faktör de, ulusal sivil örgütlerin faaliyetlerini ve bağlantılarını ulusal ölçekle sınırlı tutmayıp, sınır ötesi iletişim ve etkileşim içine girmeleri ve bir uluslar arası iletişim ağının elemanları olarak da temayüz etmeleridir.

 

            Bununla birlikte, küreselleşme "küresel" olanın her şeyi belirlediği bir süreç de değildir. Bu sürecin "yerel" ve "ulusal" olanı tümüyle "küresel" olana bağımlı hale getirdiğini ve tekdüze, standartlaşmış bir global kültürün egemenliğinin söz konusu olduğunu söylemek de gerçekliğin doğru bir tanımı olmaz. Küreselleşme bir ölçüde yerelleşme ile beraber gitmekte, küresel fenomende yerel (local) olanın da rolü bulunmaktadır. Bundan dolayı, kimi yazarlar karşı karşıya olduğumuz sürecin, globalleşmeden ziyade "glokalleşme" terimiyle ifade edilebileceğini belirtmektedirler. Bu nedenle, küreselleşmeyi üç ayrı düzeydeki (küresel, ulusal ve yerel) gelişmelerin birbirleriyle etkileşiminin ortaya çıkardığı bir fenomen olarak görmek daha doğrudur. Her ne hal ise, bu durumun ulusal hükümetler için sadece yeni fırsatlar yaratmamakta, aynı zamanda yeni sorunlar da ortaya çıkardığı şüphesizdir.

 

 

1.2. Küreselleşme, Ulus Devlet ve Egemenlik

            Küreselleşmenin ulus devletle ve egemenlik kavramıyla ilgili çok önemli sonuçları da vardır. Küreselleşmenin hem göstergeleri hem de dinamikleri durumundaki kimi gelişmeler -evrenselleşmiş haberleşme, süpersonik ulaştırma, sermaye ve emeğin ulus aşırı ölçekte akışkanlığı, yüksek teknolojili silahlar vb.- ulus devleti bir dizi ciddi sorunla karşı karşıya bırakmıştır. Modern devletin son iki yüzyıldaki başarısının, esas olarak, fiziki güvenliği idame ettirme, iktisadî refahı artırma ve yurttaşlarına kendine özgü bir kültürel kimlik kazandırma kabiliyetine dayandığı düşünülüyordu. Ne var ki, küreselleşmenin dinamikleri ve yeni küresel güçler devletlerin bu geleneksel kapasitesini önemli ölçüde zaafa uğratmaktadır.

 

            Küreselleşme ulus devletin geleneksel rolünde iki önemli yapısal değişim meydana getirmektedir: bütünleşme ve parçalanma. Bunlar ters yönde etkiler yaratmakla beraber, ulus-devletin siyasî alanda hakim aktör olma konumunu tehdit etme bakımından birleşmektedirler.[v]

 

            Bütünleşme süreci iktisadî ve teknolojik değişmenin dünya çapındaki etkisinin sonucudur. İçinde yaşadığımız dünya artık gerçekten global hale gelmektedir. Bugün artık tropik yağmur ormanlarının derinliklerinde çalışan okuryazar olmayan işçiler bile bilmektedirler ki, onların hayatları kendilerinin yerellikleri içinde -hatta kendi devletlerinin sınırları dahilinde- işleyen güçler tarafından değil, fakat esas olarak dünya piyasalarının ve uzak ülkelerdeki tüketicilerin alışkanlıkları, zevkleri ve yeteneklerinin değişkenlikleri tarafından belirlenmektedir. Fakat bu gözlem sadece "geri kalmış" ülkelerin işçileri için değil, aynı zamanda "gelişmiş" dünyanın muhtelif yerlerindeki işçiler için de geçerlidir. Küresel piyasaların ortaya çıkışıyla, ulus aşırı şirketlerin ölçeği ve gücü büyümektedir. Dünya çapındaki bu iktisadî bütünleşme süreci uluslararası siyasî arenanın yeniden düzenlenmesini zorunlu kılmaktadır.


[6]

 

            Parçalanma süreci ise, bir dereceye kadar, iktisadî ve siyasî bütünleşmenin bir yan ürünüdür. Dünya piyasalarının büyümesiyle birlikte, mesela, ekonomilerin bölgeselleşmesi eğilimi ortaya çıkmış ve bu bölgesel ekonomilerin bazıları (örn., Singapur/Endonezya veya Vancoover/Seattle) kendi ulus devletlerinden çok, öncelikle küresel ekonomiyle bağlantılı hale gelmişlerdir.

 

            Aynı zamanda etnik kimlik sorunlarının canlanmasını da -diğer etkenlerle birlikte- tahrik eden bu etkiler ulus devlet içindeki bölgesel ekonomilere daha geniş yetkiler verilmesine yol açmaktadır. Bu, bütün Avrupa'da, başta İspanya'nın özerk bölgelerinde ve Almanya'nın eyaletlerinde gerçekleşmiştir olan bir süreçtir. Bundan, yakınlarda Galler Meclisi'nin ve İskoç Parlamentosu'nun kurulmasının gösterdiği gibi, Birleşik Krallık'ını devlet yapılanması da etkilenmiştir. Parçalanma süreci ulus devletin geleneksel yapılarını zayıflatmakta ve ulusal siyasî sistemin yeniden şekillenmesini teşvik etmektedir.

 

            Bununla beraber, küreselleşme dünya çapında karşılıklı bağımlılığı arttırdığı için ulus devletin gücünü zayıflatır görünmekteyse de, onun ortadan kalkmasına yol açacak gibi de görünmemektedir. Esasen, modern devletin görünebilir gelecekte siyasî teşkilatlanmanın asli biçimi olarak kalacağı kesin gibidir. Bu nedenle, küreselleşmenin ortaya çıkardığı gerçek tehdit ulus devletin kendisine yönelik olmaktan çok, siyasî otoritenin geleneksel kullanım biçimine, başka bir ifadeyle, yerleşik egemenlik anlayış ve uygulamasına yöneliktir. Küreselleşme belki ulus temelli modern devleti ortadan kaldırmayacaktır, ama yönetenler-yönetilenler ilişkisinin geleneksel kavranış biçiminin sembolik adı olan egemenlik ilkesini kökten sarsacak gibidir.

 

            Bu tehdidin mahiyeti, egemenlik meselesine yeni bir bakışla -yani, devletin resmî hukukî otoritesi ile onun siyaset amaçlarını fiilen gerçekleştirebilme kapasitesi arasında ayrım yaparak- daha kolay anlaşılabilir. Global ekonominin ortaya çıkışı ulus devletlerin kendi ekonomilerini başarılı olarak düzenleme ve kontrol etme güçlerini azaltmış ve onları artan bir şekilde uluslar arası finans piyasalarının dalgalanmalarından etkilenebilir hale getirmiştir. Ulus devlet bakımından trajik olan, bu durumun, egemen yapının bir buyruğuyla telafi edilebilecek veya tersine çevrilebilecek nitelikte bir olgu olmamasıdır. Başka bir anlatımla, burada söz konusu olan egemenlik kaybının geri gelmesi imkansız gibidir. Gerçi, egemen irade tarife engelleri getirerek, kambiyo kontrolleri koyarak, sermaye akışını düzenleyerek ulusal ekonomiyi koruma yetkisini belki şeklen hala elinde tutabilir; ama bu gibi resmî hukukî yetkileri elinde tutması devletin ulusal ekonominin işleyişi üzerinde emredici denetimini sürdürmeye gerçekten de muktedir olduğunu göstermez.

 

            Bu durumda, Bodin'den Dicey'e kadar siyaset teorisyenlerinin anlattıkları -"yurttaşlar ve tebaa üzerindeki en üstün, mutlak ve daimi iktidar" olarak egemen otorite imajına dayanan- siyasî egemenlik artık sona yaklaşmıştır; bu düşünce artık siyasî iktidar ilişkilerinin mahiyetinin doğru bir ifadesini yansıtmamaktadır. Bunun tipik bir göstergesi, Jean Bodin'in egemenliğin önemli işaretlerinden biri saydığı, devletin paranın değeri üzerindeki kontrolünün artık neredeyse ortadan kalkmış olmasıdır.

 

 

1.3. Ekonomi ve Hukuk Bağlamında Küreselleşme[7]

            Ekonomi, aynı zamanda, hukuk ve teknoloji ile birlikte, küreselleşme sürecinin önde gelen taşıyıcılarından da biridir. Uluslararası sermaye kendini güvenceye almak için hukukî alanda ki mücadelesini sürdürmektedir. Sermayelerini soktukları ülkelerin kanunlarına karşı yalnız kalmamak için ellerine Uluslararası Tahkim gibi bir gücü alarak güçlerine güç katmışlardır. Hukukta evrensel normlara uymanın ulus devletler için bir zorunluluk haline gelmesinin egemenlik, self-determinasyon ve demokrasi ile ilgili yansımaları vardır. Küreselleşmenin karakteristik yönlerinden birisi, yukarıda işaret edildiği gibi, onun ulus devletin otoritesine yönelik ciddi tehditler içermesidir. Her şeyden önce, bugün artık egemenliğe ilişkin geleneksel anlayışı aynen koruyarak küresel düzenin gereklerine uymaya imkan bulunmamaktadır. Bu çerçevede, "evrensel" normlara uyma zorunluluğu ulusal otoriteleri uluslar arası kuruluşlar ve mekanizmalara daha bağımlı hale getirmekte, yani tam bağımsızlık yerini kısmi bağımsızlığa, tam egemenlik yerini kayıtlı egemenliğe bırakmaktadır. Ve bu durum daha az ölçüde olmakla beraber, büyük devletler -bu arada ABD- için de geçerlidir. Buna bağlı olarak, uluslar artık kendi kaderlerini tayin konusunda da tam yetkili olmaktan çıkmışlardır. Birçok iç ve dış meselede global toplumun bağlayıcı norm ve standartlarını kabul etmek zorunda kalan bir ulusun kendi kaderine tek başına hakim olduğu elbette söylenemez.

 

            Ne var ki, bu gelişme aynı zamanda ulusal ölçekli demokrasilerin "demokrasi" olmak iddialarını da zayıflatan bir durumdur, çünkü bu süreçte "ulusal irade"ler bir ölçüde küresel iradenin baskısı veya vesayeti altına girmektedir. Ulusal ölçekteki bu "demokrasi kaybı"nın ise ancak global kurum ve süreçlerin daha demokratik hale getirilmesiyle, bir tür "kozmopolitan demokrasi"yle telafi edilebileceği düşünülebilir. Ne yazık ki dünyada bu yönde bir gelişme eğiliminin varlığından söz etmek için henüz vakit erkendir.

 

 

 

2. ULUSLARARASI EKONOMİK ANLAŞMALAR

            Komünizmin çöküşünü izleyen bir yıl içerisinde, her Doğu Avrupa ülkesinde GSMH geriledi… Sanayi üretimi, Macaristan’da %10, Romanya’da %28, Bulgaristan’da %30 düştü. Etnik gerginlikler ise ekonomik sorunların etkisini artırdı.[8]

 

 

2.1. Bretton Woods Anlaşmaları

            1944 Temmuz’unda, 44 ülke arasında, Bretton Woods’da (New Hampshire, ABD) uluslar arası para konusunda toplanan bir konferans sonucunda varılan ve altın standardından sonra gerçek anlamda ikinci bir uluslararası para sistemi olan altın kambiyo sistemini (Gold Exchange Standart) yerleştiren anlaşmalar olarak özetlenebilir.[9] Bu sistemde, altın, döviz rezervlerinin başlıca öğesi ve üye ülke paralarının paritesinin ortak paydası olarak yerini korur; ancak değeri değeri altına oranla tanımlanan Dolar (1 ons altın= 35 Dolar) rezerv parası niteliği ile altına benzer bir rol üstlenir. Ayrıca, döviz kurları ancak dar sınırlar içinde değişebilecek biçimde sabittir. Ulusal paraların konvertibilitesi kabul edilmiştir.

 

            Uluslararası ticaretin gelişmesini özendirmek amacı ile, Uluslararası Para Fonu (IMF) tarafından düzenlenen ve yönlendirilen uluslar arası kredi olanakları il tamamlanması düşünülmüştür. Uluslararası Para Fonu döviz kurlarında yapılacak herhangi bir değişikliğe izin verebilecek tek mercidir. 1929 Dünya ekonomik Bunalımı kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük bunalımdır. Milyonlarca insan işini kaybetmiş, ülkelerin milli gelirleri gerilemiş, ekonomiler küçülmüş, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğramıştır. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yönelmişlerdir. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasaklamaya başlamışlardır. Sonuçta uluslararası ticaret hızla daralmış, istihdam ve yaşam standartları düşmeye başlamıştır. Dünya ekonomisinin bu büyük bunalımdan çıkışı büyük ölçüde İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in formüle ettiği devlet müdahaleleri yoluyla olmuştur. Keynes 1936 yılında yayımladığı İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koymuştur. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet müdahalesi yapmak suretiyle ekonomilerini canlandırmıştır. Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıkmıştır. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu anlaşılmıştır. Bu çerçevede üç uluslararsı kurum tasarlanmıştır. İlki bir para fonu, ikincisi Avrupa’nın savaş sonrasında yeniden imarını gerçekleştirecek bir banka ve üçüncüsü de dünya ticaretinin bu gibi durumlarda daralmasını önleyecek bir ticarî işbirliğini sağlyacak olan dünya ticaret örgütü. Her üç kurumun tasarlanmasının temel dayanağı dünya ticaretinin geliştirilmesidir. Kapitalizmin temel önermelerinden birisi uluslararası ticaretin uluslararası refahı artıracağı önermesidir.

 

            Para fonu, geçici ödemeler dengesi sıkıntıları çeken ülkelerin bu sıkıntılar nedeniyle ithalat kısıtlamalarına gitmemelerinin sağlanması için destek vermek üzere tasarlanmıştır. Dış denge kriziyle karşılaşan ülkelerin ilk başvurdukları yol ya miktar kısıtlamaları ya da tarifeler (gümrük vergileri ve benzerleri) yoluyla ithalat kısıtlamasına gitmektir. Bu yolla dış ticaret açıklarını ve dolayısıyla cari denge sorunlarını çözmeye çalışırlar. Oysa bir ya da bir kaç ülkenin bu şekilde ithalat kısıtlamasına gitmesi diğer ülkelerde de benzeri uygulamaların zincirleme olarak yürürlüğe sokulmasına yol açarak dünya ticaret hacminin daralmasına neden olur. Bu gelişme ise uluslararası refahı düşürür. O helde bu tür ödemeler dengesi sıkıntısına giren ülkelere kurulacak bir para fonu aracılığıyla destek sağlanırsa dünya ticaretinde daralma oluşmasının ve dolayısıyla uluslararası refahın gerilemesinin önüne geçilmiş olur.

 

            II. Dünya Savaşı, Avrupa ülkelerinde büyük yıkıntılara yol açmıştır. O nedenle tasarlanan Dünya Bankası ilk aşamada Avrupa’nın yeniden imarı için kredi vermek üzere düşünülmüştür. O nedenle de adı Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (International Bank of Reconstruction and Development – IBRD) olarak konulmuştur. Avrupa’nın yeniden yapılanması sağlanamdığı takdirde kapitalizmin canlanması ve uluslararası ticaretin yeniden düzene girmesi beklenemzdi. O nedenle de ABD savaş sonrasında Avrupa ülkelerine Marshall Yardımı adı altında önemli miktarda yardımda bulunmuştur. Tasarlanan üçüncü kurum dünya ticaret örgütüdür. Ya da o zaman İngiltere ve onun temsilcisi Keynes tarafından önerilen adıyla Uluslararası Ticaret Örgütü (International Trade Organisation - ITO).

 

            Böylece Para Fonu ödemeler dengesi sıkıntılarını çözmek ve dolayısıyla ithalat kısıtlamalarını önlemek; Dünya Bankası Avrupa’lı ülkelerin savaştan kaynaklanan sıkıntılarını çözmek ve onların dünya ticaretinde etkin rol almasını sağlamak; Uluslararası Ticaret Örgütü de uluslararası ticarette standart kuralları geliştirerek ticaretin kurallarını belirlemek ve keyfi uygulamaları önlemek üzere kurulmak üzere planlanmıştır. Bu düşünceleri tartışmak ve bir sonuca bağlamak üzere ABD’nin New Hampshire eyaletinin Bretton Woods kentinde 1 – 22 Temmuz 1944 tarihleri arasında Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı düzenlendi. Bu konferansta 45 ülkenin temsilcileri bir araya gelerek yukarıda değinilen konulardaki iki tasarı üzerinde tartışlmalar yaptılar. Tasarılardan ilki Keynes Planı, ikincisi de White Planı idi. John Maynard Keynes’in hazırladığı İngiltere Planına göre yukarıda değinilen üç kurum da mevcuttu. Yalnız Keynes Planı’nda Para Fonu bugünkü Dünya Bankası, Dünya Bankası da bugünkü IMF gibi düşünülmüştü. Bir çeşit kliring merkezi (clearing house) konumunda olacaktı. Keynes’e göre Dünya Bankası, bütün ülke Merkez Bankalarının üstünde bir uluslararası Merkez Bankası konumunda olacak ve bancor adlı bir rezerv yaratabilecekti. ABD Hazine Bakanı Harry Dexter White’ın adını taşıyan White Planı’nda ise bugünkü görünüm vardı. White Planı’nda Uluslarası Ticaret Örgütü’nün kurulması öngörülmüyor, uluslarası ticaretin bir örgüt eliyle değil konferanslar yoluyla ele alınmasının daha uygun olacağı savunuluyordu. Planda ayrıca Keynes’in önerdiği bancor gibi bir uluslararası rezerv yaratılmasına da yer yoktu. Bretton Woods Konferansı’ndaki tartışmalar sonucunda White Planı kabul edildi. Böylece IMF ve Dünya Bankası kurulmuş oldu. Uluslarası Ticaret Örgütü kurulmadı ve onun yerine GATT düzenine geçilmesi öngörüldü. Yıllar sonra 1969’da SDR adlı bir uluslararası rezervin IMF tarafından yaratılması benimsendi. Böylece Keynes’in 25 yıl önce öne sürdüğü bancor yerine bir başka adla bir uluslararası rezerv sistemine geçilmiş oldu. Yine yıllar sonra 1995’de Dünya Ticaret Örgütü (WTO) kuruldu. Böylece de Keynes’in 50 yıl önce ortaya attığı uluslararası ticaret örgütü de kurulmuş oldu. Özetle Bretton Woods’da kabul edilen White Planı yıllar sonra Keynes Planı’yla yenilenmiş oldu.

 

 

2.1.1. Uluslararası Para Fonu (IMF)[10]

            1944 yılında Bretton Woods’da kurulan[11], uluslararası para sisteminin iyi işlemesine göz kulak olmak ve özellikle de çeşitli kambiyo politikalarını denetlemek ve ödemeler dengesini sağlamakta güçlük çeken ülkelere krediler vermekle görevli uluslar arası bir örgüttür. IMF, Bretton Woods Sistemi'nin merkezi kuruluşu olarak ortaya çıkmıştı. 1973 Mart'ında bu sistemin yıkılmasından sonra faaliyeti sona ermemiş, aksine bir ölçüde değişerek artmıştı. IMF'nin başlıca fonksiyonu, dış ödeme açığı olan ülkelere kısa vadeli kredi açmaktır. O bakımdan uzun vadeli kalkınma kredileri veren Dünya Bankası'ndan farklıdır. Bugün IMF'ye üye ülkelerin sayısı 150'nin üzerindedir. IMF'ye üye olanlar aynı zamanda Dünya Bankası'na da üyedirler. Sosyalist Blok ülkeleri Bretton Woods konferanslarına katılmakla birlikte, bu kuruluşlara üye olmamışlardı. Ancak zamanla bu ülkeler de Fon'a üye olmaya başlamışlardır. Gerek IMF'nin gerekse Dünya Bankası'nın merkezleri A.B.D.'nin başkenti Washington D.C.'dedir.[12] IMF'nin en yetkili karar alma organı üye ülkelerin Maliye Bakanları ve merkez bankaları başkanlarından oluşan Guvernörler Kurulu'dur (Board of Governers). İkinci organ fonun güncel işlerini yürütmekle görevli Yürütme Kurulu(Executive Board)'dur. Her üye ülkeye fona girişte bu kotaların %25'ini üye ülkeler altınla, geri kalanı ise kendi ulusal paraları ile ödüyorlardı. Bu kuruluşa fon denmesinin sebebi bu şekilde çeşitli ülkelerin paralarını bünyesinde toplamasındandır. O nedenle de ülkelerin kotalarının bu kısmına "altın tranşı" olarak değişmiştir. Ülke kotalarının %25'ine eşit olan bu kısmın çekilmesi otomatiktir. O bakımdan bu miktarlar, ülkelerin ulusal dış rezervlerin bir parçası olarak kabul edilirler. Kotalar aynı zamanda üye ülkelerin alabilecekleri kredi miktarlarını belirler. Fon'un vereceği krediler yukarıda değinildiği gibi ödemeler bilançosu amaçlıdır. (Kısa vadeli) Fondan sağlanacak normal kredi hakları beş dilime ayrılmıştır (tranche). Birinci dilim rezerv tranşıdır. Ve kullanılışı otomatiktir. Ondan sonraki dilimler kredi tranşlarıdır. Birinciden dördüncüye doğru Fon'un öne süreceği şartlar ağırlaşır. Esasen IMF'nin kredi şartlılık ilkesi geçerlidir. Fon'dan borç almak isteyen ülke, ödemeler bilançosu açığını kapatmaya yönelik iç ve dış istikrar programı hazırlamak, sunmak ve Fon ile anlaşmak zorundadır. Bu programların onayı Fon'u "yeşil ışık" yakması anlamına gelir ki bu diğer uluslararası malî çevrelerin alacakları bakımından da önem taşır. Fon'u yöneten Guvernörler Kurulu'ndan her üye ülkenin kotası ile orantılı oy hakkı vardır. En büyük oy hakkı A.B.D.'nindir. Fon'dan borçlanma mekanizması farklıdır. Şöyle ki, borçlanmak isteyen ülke, Fon'a kendi ulusal parasını yatırarak, karşılığında istediği parayı fondan çeker. Bunun geri ödenmesi durumunda da, sağlam bir para ödenerek Fon'a yatırılan ulusal para geri alınır. Fon kredi tranşları çerçevesinde verdiği normal kredilerden ayrı olarak başka kredi olanakları da sağlar. Bunlardan birisi destekleme kredileridir. (Stand-by Credits) Bu kanaldan da şartlılık ilkesi uyarınca kredi verilir. Bretton Woods sisteminin yıkılmasından sonra da Fon'un kredi fonksiyonu sürmektedir. Ancak bugün bir de üye ülkelere uygulanan kur politikalarını "gözetme" görevini (surveillance) üstlenmiştir. Buradaki amaç, üyeler hangi sistemi benimsemiş olurlarsa olsunlar birbirlerine zarar vermemeleri, dolayısıyla kur politikaları arasında uyum ve düzen sağlayarak, uluslararası ticarî ve malî akımların gelişmesine katkıda bulunmaktır. Bundan başka, Fon, üye ülkelerin özel ya da resmî borçlarını ödeyememeleri durumunda borç erteleme antlaşmalarının yapılmasına ve borcu geri ödeyecek planların hazırlanmasına da yardımcı olur. IMF’nin kuruluş amacı Anasözleşmede şöyle belirlenmektedir: “Uluslararası parasal işbirliğinin geliştirilmesini sağlamak; uluslararası ticaretin dengeli bir şeklide gelişmesine yardımcı olmak; çok taraflı ödemeler sisteminin kurulmasına destek olmak; ödemeler dengesi sıkıntısı çeken üye ülkelere gerekli geri dönüş önlemlerini almak kaydıyla yeteri kadar maddi destekte bulunmak; üye ülkelerin ödemeler dengesi sorunlarının derecesini ve süresini düşürmek.” Ana sözleşmedeki düzenlemeye bakılınca tanımlanan amaçların Bretton Woods Konferansı’nın amaçlarının bir yansıması olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Altın para standardının dünyaya egemen olduğu dönemlerde ve sonrasında altına dönüştürülebilir Dolar sisteminin yürürlükte kaldığı 1970’lere kadarki dönemde IMF’nin amacı pek bir değişim göstermeden kalmıştır. Yani üye ülkelerin karşılaştığı ödemeler dengesi sorunlarının çözümü için üye ülkelere kotaları oranında katkı sağlamak. 1970’lerin başında Dolar’ın altınla ilişkisi kesildikten sonra IMF’nin amaçlarında yavaş yavaş bir değişim süreci içine girildi. IMF Anasözleşmesi zaman içinde bazı değişikliklere uğradı. Bunlar; 1969; 1978 ve 1992’de yapılan değişikliklerdir.[13]

 

 

2.1.2. Dünya Bankası Grubu[14]

            Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası (IBRD), Uluslararası Kalkınma Birliği (IDA) ve Uluslararası Finansman Kurumu (IFC)'ndan oluşan finansal grup. Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası Haziran 1946'da faaliyete geçen bir finansal kuruluştur. Kısaca Dünya Bankası olarak da bilinir. Bankanın günümüzdeki amacı, kalkınmakta olan ülkelere proje kredisi sağlamak ve bu ülkelere özel yabancı sermaye yatırımlarını yönlendirmektir. Türkiye'de 1950'lerden itibaren Dünya Bankası'ndan kredi sağlamakta; son yıllarda daha çok yararlanmaktadır. Banka, sağladığı krediler için devlet garantisi ister. Uluslararası Kalkınma Birliği ise Eylül 1960'da kurulmuştur. Birliğin amacı, aldığı kredileri geri ödemede ve yeni dış kaynaklar bulmakta güçlük çeken en çok geri kalmış ülkelere kredi sağlamaktır. Birliğin kredilerinden yararlanan bu en düşük gelirli ülkeler arasında Türkiye bulunmamaktadır. Uluslararası Finansman Kurumu 1956'da kurulmuştur. Kurumun amacı kredinin sağlandığı ülkelerde özel sektörün geliştirilmesinin özendirilmesidir. Sağlanan krediler için devlet garantisi istenmemektedir.

 

            Resmî adı Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası olan Dünya Bankası Birleşmiş Milletler Teşkilatına bağlı çok yönlü bir uluslararası finansman kuruluşudur. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) bir ikiz kardeşi durumundadır. Her ikisi de 1944'de toplanan Bretton Woods Konferanslar'ında kurulmuştur. IMF, uluslararası malî sistemin düzenli işlemesinden sorumludur. Dünya Bankası'nın görevlerinde ise bir değişme olmuştur. Şöyle ki, banka, ilk faaliyet yıllarında II. Dünya Savaşı'nda yıkılan Avrupa ekonomilerinin yeniden onarımına katkıda bulunmak için krediler sağlıyordu. (Bankanın adındaki imar kelimesi buradan gelir) Ancak Batı Avrupa ülkeleri hızla kalkınıp 1950'li yılların sonlarında gelişmiş birer ülke durumuna gelince bankanın fonksiyonu da değişti. Banka bundan sonra az gelişmiş ülkelere kredi veren bir kurum halini almıştır. Dünya Bankası 1946 yılında faaliyete geçmiştir. İlke olarak "Proje Kredisi" verir. Ancak bazı durumlarda program kredisi vermesi de mümkündür. Ayrıca teknik yardım da sağlayabilir. Dünya Bankası üye ülkelerin hükümetlerine, resmî kurumlarına ya da özel sektör kuruluşlarına kredi açar. Ancak özel sektöre açacağı krediler için ülke hükümetinin garanti vermesini ister. Dünya Bankası'ndan kredi alabilmek için önce, kabul edilir projeler hazırlamak gerekir. Bunlar ülkelerin ekonomik ve malî politikalarıyla uyumlu olmalıdır. Proje hazırlamasına bazen banka uzmanları da katılabilir. Bankanın bir ülkenin kredi itibarı hakkındaki değerlendirmeleri öteki resmî ve özel uluslararası finans çevrelerinin kararları açısından da büyük önem taşır. Bankanın kaynakları, üye ülkelerin aidatlarından sağlanır. Ancak ihraç ettiği tahvilleri uluslararası malî piyasalarda satarak da kaynak sağlayabilir. Dünya Bankası üye ülkelerde özel sektöre doğrudan krediler vermek üzere 1956 yılında Uluslararası Finans Kurumu'nu kurmuştur. Bunun yanında, bankanın kendi kredilerinde faiz oranlarının yüksekliği karşısında daha düşük faiz oranlarından kredi sağlamak üzere 1960 yılında Uluslararası Kalkınma Birliği'ni kurdu. Birlikten ancak az gelişmiş durumdaki ülkeler yardım alabilirler. Böylece ülkelerin farklı niteliklerine ve projelerin özelliklerine göre Dünya Bankası çerçevesinde farklı kredi kurumları kurulmuştur. Bunların hepsi "Dünya Bankası Grubu" diye adlandırılır. Örgütün başlıca organları, Güvenörler Kurulu ve Yürütme Direktörleri'dir. Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Japonya, Fransa ve Almanya yürüte direktörü olan yirmi bir ülkeden ağırlıklı olan beş ülke durumundadır. Örgütün 151 üyesi vardır. BM örgütüne üye olup da Dünya Bankası'na (IBRD) üye olmayan ülkeler; Arnavutluk, Burundi, Bulgaristan, beyaz Rusya, Küba, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Moğolistan, Namibya, Ukrayna, Rusya Birleşmiş Milletler'e üye olmadığı halde örgüte üye olan ülkeler ise Kore Cumhuriyeti, Kiribati ve Togo'dur. Uluslararası Para Fonu’nda olduğu gibi Dünya bankasının merkezi de ABD'nin başkenti Washington D.C.'dedir.

 

 

2.1.3. Jamaika Anlaşmaları

            Uluslararası Para Fonu (IMF)’na üye ülkeler arasında 7 ve 8 Ocak 1976’da imzalanan ve Bretton Woods anlaşmalarını altüst eden para anlaşmalarıdır. 1 Mayıs 1978’de yürürlüğe giren bu anlaşmalar, 1973’ten beri uygulanmakta olan esnek kambiyo sistemine yasallık kazandırdı, altın esasına bağlılığa resmen son verdi ayrıca “özel çekme haklarını” (SDR) ve “uluslararası para refaransını” kabul etti.

 

 

2.2. GATT (ITO)[15]

            II.Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde dünya ticaretini serbestleştirmek için, 1947-48 yılları arasında Havana'da (Küba) toplanan 50 kadar ülke temsilcisinin kurulmasına karar verdikleri örgüt. 1930'larda dünya ticaretinde yoğun koruyuculuk ve iktisadî milliyetçilik egemen olmuştu. Ancak ülkeler, bu kısıtlamaları kaldırılıp dünya ticaretinin serbestleşmesini istiyorlardı. 1964'de Bretton Woods Konferansları'nın toplanıp Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası'nın kurulmasına karar verilmesiyle malî alanda işbirliği gerçekleşmiş ve belirli bir düzen kurulmuştu. Şimdi ticaret alanında da aynı şeyi yapmak gerekiyordu. ITO'nun kuruluş yasasında amaçları, uluslararası ticarette gümrük tarifelerinin, kotaların ve öteki kısıtlamaların kaldırılarak dünya ticaretinin liberalleştirilmesi yolunda çalışmalar yapmak olduğu belirtiliyordu. Ancak fonksiyonları iç işlerine müdahale niteliği taşıdığı gerekçesi ile ITO sözleşmesi başta ABD olmak üzere bazı sanayileşmiş ülkelerin yasama organları tarafından onaylanmamıştır. Gerçekte asıl nedenin ticaretin serbestleşmesinden zarara uğrayacak endüstri temsilcilerinin baskıları olduğu söylenebilir. Kısacası ITO, kuruluşunu gerçekleştirilip faaliyete geçememiştir. Ancak ITO'nun yerine hemen hemen benzer amaçlı Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT) kurulmuştur.

 

            İkinci Dünya Savaşı sonrasında, dünyada barışı sürekli kılmak amacıyla, uluslararası ekonomik işbirliğinin tesis edilmesinin gerekliliği düşüncesi genel kabul görmüştür. Bu çerçevede, ülkelerin kalkınma çabalarına yardımcı olmak, uluslararası likidite ve malî güven gibi ihtiyaçlara cevap vermek ve uluslararası ticareti serbestleştirip artırmak amacıyla yeni kurumların oluşturulması yoluna gidilmiştir. IMF, Dünya Bankası gibi “Bretton Woods” kurumları bu çabaların sonucunda ortaya çıkmıştır. Uluslararası malî alanda sağlanan işbirliğinin yanısıra, uluslararası ticaretin serbestleştirilmesi yönünde de benzer bir işbirliğine ihtiyaç duyulması sonucunda, 50 kadar ülkenin temsilcisi tarafından “Uluslararası Ticaret Örgütü” (International Trade Organisation - ITO) adı verilen bir uluslararası örgütün kurulması amaçlanmıştır. Öte yandan, ITO’nun kuruluş müzakereleri devam ederken, belirli mallar üzerinde tarife indirimlerinde bulunmak ve ITO’nun ülkelerce onaylanmasına kadar geçecek sürede bu indirimleri uygulamaya koymak amacıyla, 23 ülke Ekim 1947'de Cenevre'de “geçici” olarak nitelendirilen Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasını (GATT) imzalamışlardır. ITO’nun kurulamaması üzerine, “geçici” olma özelliğine rağmen, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması 1948-1994 yılları arasında uygulana gelmiş ve dünya ticaretinde genel kabul gören bir çerçeve oluşturmuştur. 1948 yılından bu yana, uluslararası kural ve disiplinlerin daha da iyileştirilmesi ve güçlendirilmesi amacıyla sekiz çok taraflı müzakere turu gerçekleştirilmiştir.[16]

 

GATT;

* En Çok Kayrılan Ülke Kuralı

* Ulusal Muamele Kuralı

* Gümrük vergilerinin indirilerek konsolide edilmesi

* Korumanın sadece gümrük vergileri ile gerçekleştirilmesi

olarak sıralanabilecek dört temel prensip üzerine inşa edilmiştir.

 

 

2.2.1. En Çok Kayrılan Ülke Kuralı (Most Favoured Nation Clause, Non-Discrimination)

            Söz konusu ilke, üye ülkelerin ticarî partnerleri arasında ayrım yapmamasını zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle, bir üye ülke, herhangi bir ülkeye tanıdığı elverişli bir rejimi koşulsuz olarak tüm üye ülkelere uygulamak zorundadır (GATT Madde 1, GATS Madde 2, TRIPS Madde 4). Bu kuralın çeşitli istisnaları bulunmaktadır. Bunlar, gümrük birlikleri, serbest ticaret anlaşmaları gibi bölgesel ticaret anlaşmaları ve genel preferanslar sistemi (GPS) gibi gelişme yolundaki ülkeler (GYÜ) lehine düşük gümrük vergisi alınması veya gümrük vergisinin alınmaması gibi ayrımcı nitelikteki uygulamalar ile Anlaşma’nın öngördüğü anti-damping ve telafi edici vergiler gibi bazı diğer uygulamalardır.

 

 

2.2.2. Ulusal Muamele Kuralı (National Treatment)

            Söz konusu kural, iç pazara ilişkin düzenleme ve uygulamalar yönünden ithal ve yerli mallar arasında ayrım yapılmamasını öngörmektedir. Ulusal Muamele İlkesi yalnız bir mal, hizmet ve fikri mülkiyet pazara girdikten sonra uygulanır. Bundan dolayı, yerli üretimden gümrük vergisine eş bir vergi alınmamış olmasına rağmen, ithal mal üzerinden gümrük vergisi alınması ulusal muamele ilkesine aykırılık teşkil etmez.

 

 

2.2.3. Gümrük Vergilerinin İndirilerek Konsolide Edilmesi

            GATT çerçevesinde öncelikle gümrük tarifelerinin indirilmesi üzerinde yoğunlaşılmıştır. Her üye ülkenin taviz listesinde yer alan oranlar bağlı oranlar (bound rates) olarak adlandırılmakta ve ülkeler, uygulamada söz konusu oranların üzerine çıkamamaktadırlar. Bir başka deyişle, söz konusu oranlar o üye ülke bakımından bağlayıcı olmakta ve önemli ticaret partnerleriyle telafi amacıyla müzakere etmeksizin artırılamamaktadır. Uruguay Round müzakerelerinin en önemli sonuçlarından biri, ülkelerin taviz listelerini geliştirmeleri ve bağlı oranlar çerçevesinde yapılan ticaretin artmasıdır. Gelişmiş ülkeler için bağlı oranlar Uruguay Round öncesinde %78 iken, bu oran Uruguay Round sonrasında %99’a; gelişme yolundaki ülkeler için %21’den %73’e, geçiş ekonomileri için ise %73’ten %98’e yükselmiştir.

 

 

2.2.4. Tarifeler Yoluyla Koruma

            Ticarette şeffaflığın sağlanmasının en etkin yolu korumaların tarifeler yoluyla yapılmasıdır. GATT, tarife dışı engellerin bazı istisnalar dışında tümüyle yasaklanmasını, tarifelerin de giderek azaltılmasını öngörmektedir. Tarım ürünlerindeki ithalat kısıtlamaları büyük ölçüde tarifelere dönüştürülmüş olup, söz konusu süreç "tarifikasyon" olarak adlandırılmaktadır. Tarım ürünleri tarifeleri %100 oranında bağlı bulunmaktadır.

 

Tarih

Raund

Ülke sayısı

Önemli sonuçlar

1947

Orijinal görüşmeler Cenevre’de

23

Gümrük ayrıcalıkları (45.000 ayrıcalık; o tarihte dünya ticaret hacminin 1/5’ine tekabül ediyordu

1949

Annecy Raundu

13

Gümrük ayrıcalıkları (5.000 ilave ayrıcalık)

1951

Torquay Raundu

38

Gümrük ayrıcalıkları (8.700 ilave ayrıcalık)

1955-1956

Cenevre Raundu

26

Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 2.5 milyar $)

1960-1962

Dillon Raundu

26

Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 4.9 milyar $)

1964-1967

Kennedy Raundu

62

Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 40 milyar $)

1973-1979

Tokyo Raundu

102

Gümrük ayrıcalıkları (toplamı 300 milyar $’dan fazla), anti-dumping hükümleri, Hükümet Satın almaları anlaşması, Devlet desteklemelerinin kaldırılması

1986-1994

Uruguay Raundu

123

Gümrük ayrıcalıkları, DTÖ’nün oluşumu, GATT içersinde imzalanan tarım, tekstil ve giyim anlaşmalarına yeni ekler, GATS, TRIPS v.b. yeni anlaşmalar

 

            Uruguay Raundu’nun en önemli sonuçlarının başında Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması geliyor. Önceleri, GATT anlaşması sürecinde Cenevre’de Sekreterya adı altında faaliyetlerde bulunan bir grup kadrolu insan, GATT’a bağlı olarak yapılan anlaşmalar, uyuşmazlıklar, ekonomik ve hukukî analizler ve idari işlerin üstesinden gelmeye çalışırken; Uruguay Raund’u sonunda ortaya bir örgüt çıkmış ve 1 Ocak 1995 gününden itibaren de çalışmalarına başlamıştı. Böylece 50 yıl önce geliştirilen ITO-Uluslararası Ticaret Örgütü projesi nihayet hayat buluyor ve tıpkı o dönemde de planlandığı gibi GATT hiç değiştirilmeksizin DTÖ’nün bir anlaşması gibi yeni örgüte naklediliyordu.

 

 

2.3. Mutabakat Metni (Dünya Ticaret Örgütü)[17]

            Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Antlaşması (GATT)'nın 7 Ocak 1995 tarihinden itibaren aldığı isim. GATT, çok taraflı bir ticaret sözleşmesi idi. Aynı zamanda yapacağı periodik toplantılarla gümrük tarifelerini indirmek ve öteki kısıtlamaları kaldırmak suretiyle dünya ticaretini evrensel olarak serbestleştirmek amacıyla kurulan uluslararası bir örgüttü. 1947-1948 yıllarında Havana'da toplanan elli kadar ülkenin temsilcisi Uluslararası Ticaret Örgütü (ITO) adlı bir örgütün kuruluş yasasını hazırladılar. Ancak başta ABD olmak üzere bazı sanayileşmiş ülkeler tarafından onaylanmamıştır. O nedenle ITO hiç bir zaman kurulup faaliyete geçemedi. Onun amaçlarını gerçekleştirme görevi GATT tarafından devralındı. GATT önceleri geçici bir anlaşma şeklinde ortaya çıktı. Ancak ITO sözleşmesinin onaylanmaması üzerine de onun amaçlarını devralan sürekli bir kurulmuş durumuna geldi. GATT zaman zaman düzenlediği toplantılarla gümrük tarifelerinin indirilmesi yolunda önemli ilerlemeler sağlamıştır. GATT toplantıları şunlardır: 1949 Annecy (Fransa) 1951 Turguay (İngiltere, Cenevre (İsviçre), 1960-61 Dillon Görüşmeleri, Cenevre (İsviçre), 1962-1967 Kennedy Görüşmeleri, Cenevre (İsviçre) 1973-1979 Tokyo Görüşmeleri, (Japonya), 1987 Uruguay Görüşmeleri Panta del Estre (Uruguay) Özellikle Kennedy Görüşmelerinde GATT üyesi ülkeler arasındaki sanayi malları ticareti üzerinde gümrük tarifelerinin ortalama %35 oranında indirilmesi sağlanmıştır. Tarifelerin indirilmesinden sonra son yıllarda, tarife dışı engellerin indirilmesine çalışılmaktadır. Örgütün, dünya ticaretinin serbestleştirilmesi ve geliştirilmesi konusunda belirlediği bazı kurallar vardır. Bunların başlıcaları şöyle belirtilebilir:

a) Üye ülkelerinin birbirleri ile yapacakları ticarette tarife uygulamaları bakımından ayırım yapmama ülkesi,

b)Gümrük tarifelerini periyodik olarak yapılan görüşmelerde, çok yanlı olarak indirmek,

c)İthalat kotalarının kaldırılması,

d)Üyeler arasında başgösterecek ticarî anlaşmazlıklarda arabuluculuk yapma.

 

            Örgütün Organları Genel Kurul, Temsilciler Konseyi ve Sekreterya'dır. Örgütün doksan beş üyesi vardır. Türkiye 1953'den beri örgüte üyedir. Örgütün merkezi, İsviçre'nin Cenevre kentindedir.

 

            1947 yılından beri geçiçi statü ile çalışan GATT’ın yerine, Uruguay Müzakerelerinin sonucunda, Bretton Woods kurumlarının Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası ile birlikte üçüncü ayağını oluşturacak olan Dünya Ticaret Örgütü’nün kurulması gerçekleştirilmiştir. 1.1.1995 tarihinden itibaren GATT’ın yerine geçen DTÖ, GATT’tan daha kapsamlıdır. Eski ismi ile GATT’ın, yeni ismi ile DTÖ’nün amacı, üye ülkelerin ticaret ve ekonomi alanındaki ilişkilerini geliştirmek, hayat standartlarını yükseltmek, tam istihdamı gerçekleştirmek, reel gelir ile gerçek talep hacmindeki istikrarlı artışı sağlamak, mal ve hizmet üretim ve ticaretini geliştirmek, aynı zamanda da dünya kaynaklarının sürdürülebilir kalkınma hedefine en uygun bir şekilde kullanımına imkan vermek ve gerek çevreyi korumak, gerekse farklı ekonomik düzeydeki ülkelerin ihtiyaç ve endişelerine cevap verecek şekilde mevcut kaynaklarını geliştirmektir.
Bu amacına ulaşabilmesi için, üye ülkelerin, mütekabiliyet ve karşılıklı menfeat esası üzerinden hareketle , uluslararası ticarette; ticareti daraltan “Her Türlü Engeli” ve “Farklı Muameleleri” kaldırmaları, öngörülmektedir. Ticareti daraltan her türlü engelin kaldırılmasından kasıt, ithalat ve ihracatta uygulanan her türlü vergi dışı engeli önce vergi (tarife)ye dönüştürmek ve daha sonra da bu tarifeleri kaldırmaktır. Uluslararası ticarette farklı muamelenin kaldırılması için iki önemli kural geliştirilmiştir. Birincisi, “En Çok Kayrılan Ülke” kuralıdır. Bu kurala göre, bir ülkeye sağlanan kolaylık ya da verilen taviz, ayırım yapılmadan bütün diğer üye ülkelere de aynen geçerli kılınmalıdır (Preferanslar, dampingli ve sübvansiyonlu mallara uygulanan mukabil tedbirler ile kurallara uygun gümrük birliği ve serbest ticaret bölgesi anlaşmaları bu kuralın istisnalarıdır). İkinci kural ise, “Milli Muamele” kuralıdır. Bundan maksat, yurt içinde uygulanan vergi ve muamelelerde yerli mal (hizmet) ve yabancı mal (hizmet) ayırımı yapılmaması ve hepsine eşit muamele yapılmasıdır. Netice olarak, ticaretteki bütün bu engellerin ve ayırımcılığın kaldırılması ile uluslararası ticarette serbestleşme (liberalleşme) sağlanacak ve böylece bütün ülkelerin yararına olarak ticaret hacmi de artmış olacaktır.

 

            DTÖ oldukça kapsamlı olup ayrıca yeni hükümler de içermektedir. Nitekim GATT 47 kapsamında olmayan Tarım Ürünleri, Hizmetler, Fikri Mülkiyet Hakları, Ticaretle İlgili Yatırım Tedbirleri ve Ticaret Politikalarını Gözden Geçirme Mekanizması DTÖ kapsamına alınmıştır. Keza daha önce anlaşma kapsamında olmayan ve Tokyo Round sonunda kabul edilen ve uyulması ihtiyari olan Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Vergiler (tedbirler), Ticarette Teknik Engeller, İthal Lisansları Prosedürü, Devlet Alımları, Gümrük Değerleme ve Anti - Damping kodları (anlaşmaları) DTÖ kapsamına dahil edilmiş ve aynı zamanda uyma zorunluluğu getirilmiştir. DTÖ Anlaşması tekstil ile ilgili yeni düzenlemeler getirmekte ve Tekstil Ticaret Anlaşması (MFA), en geç 1 Ocak 2005 yılında yürürlükten kalkmaktadır. Tekstil Ticaret Anlaşmasının yürürlükten kalkması ile birlikte tekstil ticareti DTÖ Anlaşmasının kapsamına girecek ve Anlaşmanın kurallarına tabi olacaktır. Daha önce GATT 47 kapsamında olmakla birlikte etkisiz kalan Anlaşmazlıkların Çözümü Mekanizması, Anlaşma (Nihai Senet) kapsamında yer alan konulardaki anlaşmazlıkların çözümü ile ilgilenecek bir “Anlaşmazlıkların Halli Organı” (Dispute Settlement Body-DSB-) ve “Temyiz Kurumu” oluşturularak, kuvvetlendirilmiştir.

 

            Aynı şekilde tarife dışı engellerin tarifeye çevrilmesi de DTÖ kapsamındadır. DTÖ anlaşması ile, öncekilerden farklı olarak, sübvansiyonlar (malî yardımlar) a bir tanım getirilmiş ve ayrıca “Özel” Sübvansiyon (“Specific” Subsidy) kavramı ortaya konulmuştur. Buna göre eğer bir subvansiyon, sadece bir firmaya, bir sanayie veya bir firma veya sanayi grubuna uygulanıyorsa bu tür sübvansiyonlara “özel” sübvansiyon denilmektedir. Anlaşma sübvansiyonları üç kategori altında toplamaktadır. Bunlar; “Yasaklanmış”(Prohibited) Sübvansiyonlar, “Dava Edilebilir” (Actionable) Sübvansiyonlar ve “Dava Konusu Edilemeyen” (Non- actionable) Sübvansiyonlar’dır. Esasen Anlaşmaya göre hiç bir üye ülkenin sübvansiyonlar yoluyla diğer üye ülkenin menfaatine zarar vermemesi gerekmektedir. Sübvansiyonların, hukuken veya fiilen “ihracat performansına” veya “yerli girdi (malı) kullanımı” şartına bağlanması, yasaklanmış sübvansiyonları oluşturmaktadır. Bir üye ülkenin uyguladığı sübvansiyonlar başka bir üye ülkenin menfaatlerini ters yönde etkiliyorsa veya yerli sanayie zarar veriyorsa veya haksız yere “ciddi bir zarar verme” söz konusu ise, bu tür sübvansiyonlar dava edilebilir (karşı tedbir alınabilir) sübvansiyonlardır. Bir ürüne verilen sübvansiyonlar toplamı, o ürün değerinin yüzde 5’ini geçiyorsa “ciddi zarara uğrama”nın mevcut olduğu kabul edilmektedir. “Yeşil Işık Sübvansiyonu” olarak da ifade edilen geri kalmış bölgelere yapılan yardımlar, araştırma-geliştirme ve çevre koruma amaçlı sübvansiyonlar, dava konusu edilemeyen (karşı tedbir almayı gerektirmeyen) sübvansiyonlardır.

 

            Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Anlaşmazlıkların Halli Mekanizması, Nihai Senet’in 2 Nolu ekinde yer alan “Anlaşmazlıkların Halline İlişkin Kural ve Yöntemleri İçeren Mutabakat Metni” ile ortaya konulmuştur. Bu Mutabakat Metni(MM)’nin amacı anlaşmazlıklara olumlu bir çözüm bulmaktır. Bu nedenle, üyeler arasındaki bir anlaşmazlığa DTÖ hükümlerine uygun karşılıklı kabul edilebilir bir çözümün bulunması özendirilir. DTÖ üyeleri, MM kapsamında yer alan anlaşmalardan kaynaklanan haklarının ihlali halinde tek taraflı önlem almamayı, bunun yerine, anlaşmazlıkların halli mekanizmasına başvurmayı ve bu mekanizmanın kural ve yöntemlerine uymayı taahhüt etmişlerdir.

 

MM kapsamında yer alan anlaşmalar şunlardır:

- Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) Kuruluş Anlaşması

- Çok Taraflı Ticaret Anlaşmaları

- Mal Ticareti Hakkında Çok Taraflı Anlaşmalar

- Hizmet Ticareti Hakkında Genel Anlaşma

- Fikri Mülkiyet Haklarının Ticaretle Bağlantılı Yönleri Hakkında Anlaşma

- Anlaşmazlıkların Çözümlenmesi İlişkin Kural ve Yöntemleri İçeren Mutabakat Metni

- Çoklu Ticaret Anlaşmaları

- Sivil Uçak Ticaret Anlaşması

- Devlet Alımları Anlaşması

- Uluslararası Süt Ürünleri Anlaşması

- Uluslararası Sığır Eti Anlaşması

 

MM’de yer alan kurallar ve usuller, kapsamdaki anlaşmaların istişare ve anlaşmazlıkların halli hükümlerine uygun olarak havale edilen anlaşmazlıklara uygulanır. Bu uygulamalar, MM ile kurulmuş olan “Anlaşmazlıkların Halli Organı - AHO (Dispute Settlement Body - DSB)” tarafından yapılır. AHO’nun görevini, DTÖ Kuruluş Anlaşması ile kurulmuş olan ''Genel Konsey'' ifa eder. AHO'da, DTÖ'ye üye her ülkenin birer temsilcisi bulunur. AHO, panel kurma, panel veya temyiz raporunu kabul etme, tavsiye ve kararların uygulanmasını denetleme ve tavizlerin ve diğer yükümlülüklerin ertelenmesine izin verme gibi konularda tek yetkili otoritedir. AHO kararlarını oybirliğiyle alır.

 

 

2.4. MAI (OECD)[18]

            Bu uluslararası ekonomik örgütlenme biçimi 1961 Eylül'ünde, Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (OEEC)'nin isminin değiştirilmesi ve üyelik kapsamının genişletilmesiyle faaliyete başlamıştır. Kuruluşu Aralık 1960'da Paris'te OEEC üyeleri ile ABD, Kanada ve İspanya arasında imzalanan bir konvansiyonla sağlanmıştır. Daha sonra Japonya ve Avustralya da üyeliğe girmiştir. OECD'nin amaçları şunlardır: Üye ülkelerde, yüksek istihdam ve malî istikrar içinde büyümeyi katkıda bulunmak; daha az gelişmiş durumdaki üye ya da üye olmayan ülkelere kalkınmalarında yardımcı olmak; dünya ticaretinin çok yanlı olarak ve ayrım gözetmeme ülkesine dayanarak gelişmesine katkıda bulunmak. Buna karşın OECD, bugün Batılı sanayileşmiş ülkeler arasında uyum sağlanmasına yardımcı olan bir kuruluş durumundadır. Örgüt içinde ABD geleneksel olarak Batı Bloku'nun liderliğini üstlenmiştir. Örgütün en yüksek organı Konsey'dir. Konsey Bakanlar düzeyinde toplanır ve gerçekte üye ülkelerin ekonomik sorunlarının görüşüldüğü ve tartışıldığı sürekli bir konferans niteliği taşır. Ayrıca, Konsey tarafından atanan ve ona karşı sorumlu olan bir Genel Sekreter vardır. Örgütün fonksiyonları komiteler aracılığı ile yerine getirilir. Ekonomik Politika Komitesi, Bilimsel Araştırma Komitesi ve Ticaret Komitesi, belli başlı komiteleri arasındadır. Ayrıca bir de Kalkınma Yardımları Komitesi (DAC) vardır. OECD'nin gelişmekte olan ülkeler verdiği krediler bu komite kanalıyla yürütülür. Örgütün yirmi dört üyesi şunlardır: Avusturalya, Avusturya, Belçika, Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, İtalya, İspanya, Japonya, Lüksemburg, Hollanda, Yeni Zelanda, Norveç, Portekiz, İsveç, İsviçre, Türkiye, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri. Örgütün merkezi, Fransa'nın başkenti Paris'tedir.

 

            MAI, 1995 yılından bu yana, ülkemizin de üye olduğu Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı (OECD) içerisinde geliştirilen ve Ekim 1998’de imzaya açılması planlanan Çok Taraflı Yatırım Anlaşması’nın İngilizce adının baş harfleridir. 28 Nisan 1998 tarihli MAI anlaşma taslağının özeti alt başlıklar halinde aşağıda yer almaktadır.

 

a) Yatırımcı:

* Anlaşmaya taraf bir ulusa mensup bir gerçek kişi veya anlaşmaya taraf ülkede sürekli ikamet eden kişi veya

* Kar amacı ile çalışıp çalışmadığına ve kamu veya özel mülkiyetin sahipliği ya da kontrolü altında olup;olmadığına bakılmaksızın ve şirket, tröst, ortaklık, tam mülkiyet, ortak işletme, dernek veya kurumları da içermek koşulu ile Anlaşmaya taraf bir ülkenin yasalarına tabi bir tüzel kişi veya, yine bu ülkenin yasalarına uygun olarak oluşturulmuş diğer varlıklar.

 

b) Yatırım

Aralarında aşağıda sayılan yatırımcı tipleri de dahil olmak koşulu ile, bir yatırımcı tarafından dolaylı veya doğrudan sahip olunan veya kontrol edilen her çeşit varlık.

* Bir Şirket (1/(ii)’de sayılan özelliklere sahip yatırımcılar )

* Bir Şirkete hisse ortaklığının çeşitli biçimleri ve buradan doğan haklar

* Tahviller, krediler ve diğer borçlanma biçimleri ile bunlardan doğan haklar

* İnşaat, yönetim, üretim veya gelir ortaklığı sözleşmeleri de dahil olmak koşulu ile sözleşmelerden kaynaklanan haklar

* Para veya iş talepleri

* Zihinsel iyelik hakları (Telif ücreti gibi)

* Ayrıcalık, lisans, yetki ve izin türünden sözleşme veya yasa doğrultusunda verilen haklar

* Kiralama, finansal kiralama, ipotek ve rehin gibi mülkiyet hakları ile bağlantılı ve taşınır, taşınmaz, somut, soyut diğer haklar

 

 

c) Uygulamanın Coğrafi Kapsamı

Anlaşma,

* Ülke topraklarında, sularında ve taraf olan ülkenin kıyısı bulunan denizlerinde ve taraf ülkenin bir adalar ülkesi olması durumunda ise bütün ülke sularında

* Anlaşmaya taraf ülkenin, B.M.in 1982 Deniz Hukuku Konvensiyonunda belirtildiği gibi, kendi bağımsızlık ve yargı haklarını uluslar arası hukuk doğrultusunda ülke ötesi sular (karasuları) da da koruyacağı kuralından hareketle bu karasularında da uygulanabilecektir.

 

Ulus ötesi sermaye kendi oyun alanını genişletmek, önündeki engelleri bir bir ortadan kaldırmak ve karını daha büyük bir hızla arttırmak için bu güne kadar çeşitli uluslararası birlik ve konsorsiyumlar oluşturmuş ve girişimlerinin tümüne de "Küreselleşme" adını vermiştir. OECD, Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ya da bir diğer adıyla URUGUAY ROUND ise bu birlik ve konsorsiyumlar arasında en geniş kapsamlı olanlarıdır. MAI’nın ilk tohumları da 1986 yılında imzalanan GATT ile birlikte atılmıştır. Önceleri WTO içinde düzenlenmesi düşünülen anlaşma, 130 kadar ülkenin ikna edilmesinde güçlükler göz önüne alınarak, 1995 yılında OECD’de görüşülmeye başlanmıştır. 1997 yılına kadar büyük bir gizlilik içerisinde yürütülen görüşmeler, 1997 yılında dünya kamu oyuna sızan bilgiler sonucunda su yüzüne çıkmıştır. Dünya ölçeğinde büyüyen tepkiler ise anlaşmanın imza tarihinin sarkmasına sebep olmuştur. Bir diğer yandan 1988 yılında Dünya Bankası’nın bir bileşeni ve MAI’nin bir alt basamağı olarak kurulan MIGA, yatırımları belli risklere karşı koruyan, bu riskleri üstlenen bir sigorta şirketi olma işlevini yerine getiriyor. Buna göre yabancı sermaye yatırımları ilgili ülkede karşılacağı risklere karşı MIGA tarafından garanti altına alınmış olunuyor. OECD Dünyada zenginler klübü olarak bilinmektedir.

 

 

2.5. Türkiye Bağlamında Diğer Çok Taraflı Anlaşmalar[19]

2.5.1. EİT Ticarî İşbirliği Çerçeve Anlaşması (Ekonomik İşbirliği Teşkilatı)

            Türkiye, İran ve Pakistan arasında bölgesel ekonomik işbirliğini geliştirmek ve kuvvetlendirmek amacıyla 1964 yılında kurulmuş olan Kalkınma için İşbirliği Teşkilatı (RCD) İran Devrimiyle ortaya çıkan koşullar işlemez hale gelmiştir. Devrimi izleyen yıllarda, RCD'nin hukukî zemini üzerinde fakat bu defa değişik bir isim altında sürdürülmesi öngörülmüş ve 1985 yılında Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) kurulmuştur. 1992 yılında Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Afganistan EİT'ye üye olmuştur. EİT Bölgesel Planlama Konseyi (BPK) 10. Toplantısı 7-10 Şubat 2000 tarihlerinde Tahran'da gerçekleştirilmiştir. Toplantının ilk iki günü çeşitli işbirliği alanları itibariyle gündemdeki konuların ayrıntılarıyla ele alındığı hazırlık toplantılarına, son iki günü ise Müsteşar düzeyindeki Konsey Toplantısına ayrılmıştır. BPK 10. Toplantısında Teşkilat bünyesinde çeşitli alanlarda yürütülen işbirliği faaliyetleri ile projeler değerlendirilerek, bu çerçevede 2000 yılı çalışma takvimi kararlaştırılmıştır. EİT Tarife ve Tarife Dışı Engeller Yüksek Düzeyli Uzmanlar Grubu İkinci Toplantısı 2-4 Ağustos 1999 tarihlerinde Karaçi’de gerçekleştirilmiştir. Söz konusu Toplantı’da EİT bölgesindeki ticaretin serbestleştirilmesi ve bölge içi ticaretin artırılması amacıyla hazırlanan EİT Ticaret Anlaşması (ECOTA) için çerçeve anlaşma niteliğinde olan “EİT Ticaret İşbirliği Çerçeve Anlaşması” üzerinde görüş birliğine varılmıştır.

 

            4-6 Mart 2000 tarihlerinde Tahran’da gerçekleştirilen EİT Ticaret Bakanları Toplantısında anılan taslak üzerinde yapılan müzakereler sonucunda mutabakata varılarak “EİT Ticarî İşbirliği Çerçeve Anlaşması” imzalanmıştır.

 

 

2.5.2. İstanbul Deklarasyonu ve Boğaziçi Açıklaması (Karadeniz Ekonomik İşbirliği)

            KEİ Ticaret ve Ekonomik Gelişme Çalışma Grubu Toplantısı 27-29 Ocak 1999 tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirilmiştir. Söz konusu toplantıda Müsteşarlığımız tarafından hazırlanan KEİ Ticaret ve Yatırım Merkezi Projesi ele alınmıştır.

 

            Türkiye’nin girişimleri sonucunda 25 Haziran 1992’de İstanbul’da yapılan Zirve Toplantısı sonunda yayımlanan “İstanbul Deklarasyonu” ve “Boğaziçi Açıklaması” ile oluşturulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği (KEİ), geçen süre zarfında kuruluş aşamasını tamamlamış ve 5 Haziran 1998 tarihinde Yalta’da yapılan Zirve Toplantısı’nda KEİ’ye taraf onbir ülkenin (Arnavutluk, Ermenistan, Azerbaycan, Bulgaristan, Gürcistan, Moldova, Romanya, Rusya, Ukrayna, Türkiye ve Yunanistan) Devlet veya Hükümet Başkanlarının KEİ Şartı’nı imzalamalarıyla bölgesel bir ekonomik örgüte dönüştürülmüştür. KEİ Şartı, onbir üye ülkenin en az dokuzunun ulusal parlamentolarınca onaylanmasını müteakip yürürlüğe girecektir. KEİ Şartı bugüne kadar Arnavutluk ve Bulgaristan Parlamentoları tarafından onaylanmıştır.

 

            KEİ’nin kuruluş amaçları doğrultusunda, ulaşımdan enerjiye, ticaretten turizme ve tarımdan çevreye kadar geniş bir işbirliği alanına yayılan toplam 18 Çalışma Grubu faaliyetlerini sürdürmektedir. Müsteşarlığımız bu faaliyetlere temel olarak Ticaret ve Ekonomik Gelişme Çalışma Grubu çerçevesinde katılmaktadır. KEİ bünyesinde “Karadeniz Dış Ticaret ve Yatırım Bankası” kurulmasına ilişkin Anlaşma 29 Eylül 1996 tarih ve 22722 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. İdari merkezi Yunanistan’ın Selanik şehri olan söz konusu Banka 1 Haziran 1999 tarihi itibariyle faaliyetlerine başlamıştır.

 

 

2.5.3. İslam Konferansi Teşkilatı Ekonomik ve Ticarî İşbirliği Daimi Komitesi

            Ekonomik ve Ticarî İşbirliği Daimi Komitesi (İSEDAK) İslam Konferansı Teşkilatı (İKT) bünyesinde 1984 yılında kurulmuştur. İSEDAK'ın görevleri arasında İKT tarafından ekonomik ve ticarî işbirliği alanında alınmış ve alınacak kararların uygulanmasını izlemek, üye ülkeler arasında ekonomik ve ticarî işbirliğini güçlendirmek ve üye ülkelerin ekonomik ve ticarî alanlardaki kapasitelerini artırmaya yönelik programlar hazırlamak yer almaktadır.

 

            16. İSEDAK Toplantısı 23-26 Ekim 2000 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilmiştir. Toplantıda İKT üye ülkeleri arasında ekonomik işbirliği çerçevesinde gerçekleştirilen faaliyetler ele alınmıştır. 16. İSEDAK Toplantısı’nın ana konusunu oluşturan “Globalleşme ve Serbestleşme Karşısında Güçlük Çeken KOBİ’lerin Güçlendirilmesi” konusu çerçevesinde üye ülkeler KOBİ’leri hakkında bilgi aktarılmıştır. Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) faaliyetleri ile ilgili konular da İSEDAK Karar Metinleri’ne yansıtılmıştır. Bu hususlar arasında:

- DTÖ’nün kalkınma odaklı bir örgüte dönüştürülmesi amacıyla, çalışma programına “Gözden Geçirme,Yenileme ve Reform (Review, Repair and Reform)” sürecinin eklenmesi,

- DTÖ’de şeffaflığın sağlanması, gelişmekte olan ülkelerin müzakerelerin her sürecine katılmaları ve DTÖ Sekretaryası’nda eşit olarak temsil edilmeleri,

- Çeşitli DTÖ Anlaşmaları’nda gelişme yolundaki ülkelere tanınan özel ve farklı muamele kuralının net olarak tanımlanması ve uygulanması,

- Gelişme yolundaki ülkelerin kalkınma politikalarına ve ihracatlarına önemli etkileri olan çeşitli DTÖ Anlaşmalarındaki dengesizliklerin giderilmesi,

- İKT üyelerinin ticaret müzakerelerinde ortak politika izlemeleri amacıyla hükümet ve özel sektör temsilcilerinin yer alacağı etkili bir danışma mekanizması kurulması,

yer almaktadır.

 

            17. İSEDAK Toplantısı’nın ana konusunun “Tarife-Dışı Engellerin Üye Ülkelerin Dış Ticaretine Etkisi” olmasına karar verilmiştir.

 

 

2.5.4. Gelişme Yolundaki Sekiz Ülke (D-8)

            Türkiye’nin girişimiyle 15 Haziran 1997 tarihinde Türkiye’nin yanı sıra Bangladeş, Endonezya, İran, Malezya, Mısır, Nijerya ve Pakistan Devlet/Hükümet Başkanlarının katılımıyla İstanbul’da gerçekleştirilen Zirve ile kurulan D-8, üyeleri arasında kalkınmaya yönelik işbirliğini geliştirmeyi amaçlamaktadır.

 

            D-8 çerçevesinde işbirliği yapılacak projeler 15 Haziran 1997 tarihinde İstanbul’da gerçekleştirilen Devlet/Hükümet Başkanları zirvesinde saptanmış ve üye ülkeler arasında işbirliği alanları belirlenmiştir. Bu çerçevede, “Ticarete İlişkin Uzmanlar Grubu” koordinasyonu Mısır tarafından üstlenilmiştir.

 

            19-20 Ocak 2000 tarihlerinde Kahire'de gerçekleştirilen D-8 Ticarete İlişkin Uzmanlar Grubu III. Toplantısına iştirak edilmiştir. Söz konusu toplantıda, Uzmanlar Grubu’nun II. Toplantısı’nda kurulmasına karar verilen “Uluslararası Ticaret ve Pazarlama Şirketi”ne ilişkin fizibilite raporu hazırlanmasına karar verilmiştir. Şirketin kurulması ile D-8 ülkeleri ile üçüncü ülkeler arasında yapılmakta olan ticaretin önemli bir bölümünün D-8 üyeleri arasına kaydırılması amaçlanmaktadır.

 

 

2.5.5. İstikrar Paktı

            10 Haziran 1999 tarihinde Avrupa Birliği’nin girişimi ile oluşturulan İstikrar Paktı, Güneydoğu Avrupa ve Balkanların kalkındırılmasını hedeflemekte ve 32 üyeli bu girişimin içinde ülkemiz de yer almaktadır.

 

            Sekretaryası Brüksel’de bulunan İstikrar Paktı faaliyetlerinin Dışişleri Bakanları düzeyinde bir “Bölge Masası” ile siyasî, ekonomik ve güvenlik konularıyla ilgili üç “Çalışma Masası” aracılığıyla sürdürülmesi öngörülmektedir.

 

            Ülkemiz tarafından 1 Temmuz 2000 tarihi itibariyle altı ay süre ile eşbaşkanlığı yürütülen İstikrar Paktı “Ekonomik Alanda Yeniden İmar, Kalkınma ve İşbirliği Çalışma Masası (II. Masa)” Dönem To