AKADEM<İ>KTİSAT

 

 

SANAYİLEŞME STRATEJİLERİ ÇERÇEVESİNDE ÇEVRE BOYUTLU SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ANLAYIŞINA İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER

 

 

İÇİNDEKİLER:

 

ÖZET

 

ABSTRACT

 

GİRİŞ

 

1. SEKTÖREL GELİŞME MODELİ

 

2. SANAYİLEŞME STRATEJİLERİ

2.1. Sanayileşmenin Yönü Bakımından Sanayileşme Stratejileri

2.2. Kamu ve Özel Sektöre Öncelik Verme Bakımından Sanayileşme Stratejileri

2.3. Üretim Süreçleri Bakımından Sanayileşme Stratejileri

2.4. Sanayideki Yoğunluk Bakımından Sanayileşme Stratejileri

 

3. SANAYİLEŞME STRATEJİLERİNDE DEĞİŞMELER

 

4. SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ANLAYIŞINDA GELİŞMELER VE KONUYA İLİŞKİN BAZI DEĞERLENDİRMELER

4.1. Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı; Tanım ve Çerçeve

4.2. Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı Kapsamındaki Uygulamalara İlişkin Değerlendirmeler

4.2.1. İstihdam etkisi

4.2.2. Çevre etkisi

4.2.1. Dünyada Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı ve İlgili Uygulamalar

4.2.2. Türkiye’de Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı ve İlgili Uygulamalar

 

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

 

 

 

ÖZET

            Sektörel gelişim modeli çerçevesinde, ülke ekonomilerinde sanayileşme aşamasının önemli bir payı vardır. Sanayide meydana gelen gelişme ile büyüme seviyesinin daha yükseklere çıkarılması mümkün olmaktadır. Günümüzün gelişmiş ülkeleri incelendiğinde, söz konusu gelişmişliklerinin temelinde sanayi sektöründe kaydedilen ilerlemelerin mevcut olduğu ortaya çıkmaktadır.

 

            Sanayileşme, ülkelerce ulaşılmak istenen bir hedef olmakla beraber bu süreçte kaçınılmaz olarak bazı sorunlarla da karşılaşılmaktadır. Bunların en başında gelenlerinden biri çevre ile ilgili olumsuzluklardır. Çevreye ilişkin olumsuzluğuna rağmen sanayileşme sürecinden vazgeçilemese bile, ekonomik gelişmenin sürdürülebilirliği için konu ile ilgili bazı tedbirlerin alınması gerektiği açıktır. Ancak genel olarak, sanayileşmiş ülkelerin çevre sorununa köklü çözümler getirme yerine bunu “kendileri dışına transfer etme” yolunu tercih ettiği görülmektedir. Her ne kadar kimi ülkeler veya ülke grupları konunun hassasiyetini fark edip bazı tedbirler alma yönünde çaba sarf ediyor olsa bile, bunların soruna sağlıklı ve köklü bir çözüm getirmede yeterli olamadığı belirtilebilir.

 

            Yeryüzündeki hayatı oluşturan ve destekleyen tabii sistemlerin geleceğini tehlikeye atmayan ekonomik gelişmeler, “sürdürülebilir” olarak nitelenmektedir. Ancak meydana gelen ekonomik gelişmelerin bu yönde olduğunu ifade etmek zordur. Halbuki hem mevcut hem de gelecekteki nüfus (canlılar) dikkate alınarak, birtakım tedbirlere başvurulması gerekmektedir.

 

            Çalışmada, sektörel gelişme modeli üzerinde durulmakta, sanayileşme stratejileri incelenmekte ve bu süreçte ortaya çıkan sorunlara değinilmektedir. Bu çerçevede, çevre boyutu itibariyle “sürdürülebilir kalkınma anlayışı” ele alınmakta ve konu ile ilgili olarak dünyadan ve Türkiye’den bazı uygulamalara yer verilmektedir.

 

 

ABSTRACT

            Industrialization, as a stage, has a significant share in economies in context of sectoral development model. Through the industrial progress, it is possible to increase the growth rate further. As a matter of fact, advance in the industrialization has been the main factor for the progression of today’s industrialized countries.

 

            Industrialization is an important target for the countries, however, there are some problems they face in this process inevitably. Environmental problem is one of them. Although it has some negative effects on environment, industrialization may not be abandoned. But it is obvious that some necessary measures should be taken for a sustainable development. It is observed, on the other hand, that most of developed countries prefer “transferring the environmental problems out” instead of removing them through drastic ways. Some countries or groups of countries are in aware of the sensitivity of the problem and endeavour to find some remedies for the matter, however, these attempts are not sufficient for reaching a healthy and fundamental solution.

 

            Economic progress that does not endangers the future of natural systems which form and support life on the earth is described as “sustainable development.” It is too difficult to say that ongoing economic progress leads to a sustainable development though. However, it is required inevitably to take necessary action related to the matter for both current and future population (living creatures) of the world.

 

            In this academic paper; sectoral development model is analysed, industrialization strategies are studied, and some problems being faced through this process are determined. In this context; “understanding of sustainable development” is studied in terms of its environmental dimension, and some related practices both from the world and Turkey are presented.

 

 

GİRİŞ

            Genel sektörel gelişme modeline göre ülkeler, önce tarım sektöründe yoğunlaşmakta, burada gerçekleştirilen birikim sayesinde ikinci sektör olarak adlandırılan sanayi sektörüne ağırlık vererek, birinci sektörün payındaki azalmaya karşılık ikinci sektör payındaki artışla sanayileşme yolunda hızlı adımlarla ilerlemektedir. Bu süreç, üçüncü sektörün yani hizmet (bilgi) sektörünün nispî payı artana kadar devam etmektedir.

 

            19.yüzyılın ikinci yarısında buhar makinesinin sanayide kullanılmaya başlanmasıyla bir devrim gerçekleştirildiği, herkesçe bilinmektedir. Söz konusu yıllar itibariyle meydana gelen gelişmeler dikkate alındığında, sanayileşme açısından hayli mesafe kat edildiği ve hatta klasik sanayileşme anlayışlarının dahi yerlerini yeni anlayışlara terk ettiği açıkça görülmektedir.

 

            Günümüzde, sanayileşme sürecini yaşamış ülkeler ekonomik büyümenin bir dereceye kadar gerçekleştirilebileceğinin farkına varmıştır. Gelinen noktada baş gösteren sorunlar, her ne kadar ekonomik büyüme gerçekleştirilmeye devam edilse de ekonomik kalkınmanın daha fazla sağlanamayacağının birer işaretidir. Şu anda, gelişmiş ülkeler (GÜ); yakın gelecekte bu şekilde devam edilmesi durumunda içine girilmesi açık bir şekilde görülen çıkmazla ilgili olarak almış oldukları tehlike sinyallerinden hareketle gerekli tedbirleri, özellikle kendileri açısından olmak üzere, bir an önce almakla meşguldür. Gelişmekte olan ülkeler (GOÜ) ise konunun önemini yeterince fark etmiş değildir. Bununla beraber, belli seviyede de olsa bu ülkelerde de birtakım faaliyetlerin varlığından bahsedilebilir. Böylece ülkeler, yeni kalkınma anlayışlarını uygulamaya geçirmeye çalışmaktadırlar. Hedeflerine varmak için sordukları soru şudur: “Acaba mevcut şartlarda nasıl hareket edersek kalkınmamızı sürdürebiliriz?”

 

            Temelleri, 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun hazırladığı “Ortak Geleceğimiz” raporunda atılan Sürdürülebilir Kalkınma; “bugünkü nesillerin ihtiyaçlarını, gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilmelerini tehlikeye atmaksınız karşılayabilen kalkınma” şeklinde tanımlanmaktadır. Bu yaklaşımla; “tabii kaynaklar verimli kullanılarak, atıklar azaltılarak ve kaynakların tekrar kullanımı sağlanarak” gelecek nesillerin ihtiyaçlarına cevap verilmesi ve çevrenin sürekli şekilde korunması mümkün hâle gelecektir. Sürdürülebilir kalkınma sadece çevre korumanın ön plana çıktığı bir kalkınma anlayışını ifade etmemekte, kalkınmaya ilişkin bütün ekonomik, malî, ticarî, ve sınaî politikaların büyümeyi; ekonomik, sosyal ve çevre ile ilgili açılardan sürdürülebilir kılmak amacıyla uyumlaştırıldığı bir süreç olmaktadır. (Nemli, 2005: 6-9)

 

            Çok boyutlu olmakla beraber, sürdürülebilir kalkınma anlayışının en çok önem taşıyan yönünün çevre ile ilgili olduğu ifade edilebilir. Çünkü içinde yaşadığımız ortam, sadece üretici birimler için değil aynı zamanda tüketiciler için, yani insanlar için de gereklidir. Ayrıca hayvanlar ve bitkiler de aynı ortama ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla üretim birimlerinin, tüketicilerin ve diğer canlıların bir arada hayatını devam ettirebilmesi için sürdürülebilir bir kalkınma ortamının oluşturulması gerekmektedir.

 

            Bu çalışma, çevre boyutu itibariyle sürdürülebilir kalkınma anlayışını ele almaktadır. Burada, öncelikle genel sektörel gelişme modeli incelenmekte, ardından sanayileşme stratejilerine ilişkin bilgiler verilmektedir. Daha sonra sanayileşmede meydana gelen strateji değişikliklerine değinilmekte ve bu süreçte ortaya çıkan sorunlara dikkat çekilmektedir. Bu çerçevede “sürdürülebilir kalkınma anlayışı” ele alınmakta, dünyada ve Türkiye’de bu anlayışın yeri ile ilgili değerlendirmelerde bulunularak bazı örnek uygulamalara yer verilmektedir.

 

 

1. SEKTÖREL GELİŞME MODELİ

            Sektörel değişim süreci, “Üç Sektörlü Ekonomik Gelişme Hipotezi” ile açıklanmaya çalışılmıştır. Söz konusu Hipotez, iktisadî kalkınma sürecinde iş gücünün çoğunluğunun önce tarımda, sonra sanayi sektöründe ve en sonunda hizmet sektöründe istihdam edileceğini ortaya koymaktadır. Bu Hipotez, “gelir arttıkça tüketimin nispî ağırlığının ihtiyaçlar hiyerarşisindeki yiyecek, giyecek, barınma gibi temel ihtiyaçlardan lüks ihtiyaçlara kayacağı” hipotezinin iş ve istihdam piyasasındaki ifadesi olarak kabul edilmektedir. (Duruel, 1998: 45)

 

            Ekonomik gelişme ile ilgilenen İktisatçılar, toplumda sektörel bazda meydana gelen değişim sürecini bir sürpriz olarak değerlendirmemektedir. Mesela, Colin Clark, uluslar sanayileştikçe, istihdamın bir sektörden diğer bir sektöre kaymasının kaçınılmaz olduğunu ifade etmektedir. Bir sektörde verimlilik arttıkça, o sektörde bulunan iş gücü bir başka sektöre hareket eder. Bu gözlem, “Clark-Fisher Hipotezi” olarak bilinmektedir ki iş gücünün faaliyet büyüklüğünü dikkate alarak ekonomilerin sınıflandırılmasına imkân sağlar. (Fitzsimmons, & Fitzsimmons, 1994: 5) Clark, yapmış olduğu incelemelerinde sektörlerle ilgili sınıflandırmasını ortaya koyduktan sonra, toplumlarla ilgili değişim sürecini şu şekilde ifade etmektedir: (Clark, 1957: 490)

 

“Toplumlar zamanla, ekonomik açıdan daha da gelişir. Böylece tarım sektöründe istihdam edilenler, sanayi sektöründekilere nazaran; daha sonra da sanayi sektöründe istihdam edilenler, hizmet sektöründekilere nazaran azalma eğilimine girer...”

 

            Ayrıntılı olarak ifade etmek gerekirse, bu Hipotez; ekonomilerin gelişme açısından belli aşamalardan geçeceğini ileri sürer. Düşük gelir seviyesinde iken, bir ekonomi belirgin bir şekilde ziraî özelliktedir. Teknolojik gelişme ve buna bağlı olarak artan ziraî verimlilik sayesinde gelir arttıkça, hem ziraî üretimde hem de ziraî emekte bir fazlalık oluşacaktır ve bunlar, sanayiye hareket edecektir. Sanayide ilerleme sağlandıkça ve bununla birlikte verimliliği artırıcı faktörlerdeki ve makineleşmedeki gelişmeler ziraî üretimi artırdıkça, en geniş istihdam, sanayi sektöründe olacaktır. Neticede, sanayi sektörü de tarım sektöründeki gelişim sürecini yaşayacaktır. Teknolojik gelişme, yüksek verimliliği beraberinde getirecektir ve bu kişi başına geliri daha da artıracaktır. Emek de hizmet sektörüne doğru hareketlenecektir. (Karauçak Oğuz, 1987: 8)

 

            Sektörel gelişmeye ilişkin hipotez, model ve teorilerle ileri sürülen aşamalar, şu şekilde tablolaştırılmaktadır:

 

 

Tablo 1: Ekonomik Faaliyet Aşamaları

BİRİNCİ AŞAMA

(Tabii Madde İşleme)

·                  Tarım

·                  Madencilik

·                  Balıkçılık

·                  Ormancılık

DÖRDÜNCÜ AŞAMA

(Alış Veriş ve Ticaret)

·                  Taşımacılık

·                  Perakendecilik

·                  İletişim

·                  Finans ve Sigorta

·                  Gayri menkul

·                  Yönetim

İKİNCİ AŞAMA

(Mal Üretimi)

·                  İmalât

·                  İşleme

BEŞİNCİ AŞAMA

(İnsan Kapasitesini Arıtma ve Genişletme)

·                  Sağlık

·                  Eğitim

·                  Ar-Ge

·                  Eğlence

·                  Sanatlar

ÜÇÜNCÜ AŞAMA

(İç Hizmetler)

·                  Lokantalar ve oteller

·                  Berber ve güzellik salonları

·                  Yıkama ve kuru temizleme

·                  Bakım ve tamirat

 

Kaynak: James A. Fitzsimmons, Mona J. Fitzsimmons, Service Management for Competitive Advantage, Singapore, McGraw-Hill, 1994, p.5.

 

 

            İlk aşama tarımı, ikincisi sanayiyi temsil ederken, üçüncüsü ise geleneksel hizmet sektörünü ifade etmektedir. Birçok iktisatçı, analizlerini sadece üç aşama ile sınırlandırmıştır. Dördüncüsü ve beşincisi ise hizmet sektörünün daha ileri aşamalarını temsil etmektedir. Nitekim, hizmet sektörü açısından günümüzde son iki aşamanın yaşandığı belirtilebilir.

 

            Genel sektörel gelişme modelinin, ağırlıklı olarak GÜ’lerin yaşadığı bir süreç olduğunu ifade etmek mümkündür. Buna karşılık GOÜ’lerde ise sağlıklı ve düzenli bir geçiş sürecinin yaşanmadığı belirtilebilir. Nitekim, sanayileşmesini tamamlayan GÜ’ler, birtakım üretim birimlerini GOÜ’lere kaydırmakta ancak bu süreç sorunlu olmaktadır. Çünkü söz konusu üretim birimlerinin GOÜ’lere transferi o ülkelere “sanayileşme” süreci açısından katkılar sağlamakla beraber, bazı sorunları da transfer etmektedir. Bu konuya ilerleyen başlıklar altında ayrıntılı bir şekilde değinilmektedir.

 

 

2. SANAYİLEŞME STRATEJİLERİ

            Sanayileşme, her ülkenin gerçekleştirmeyi arzu ettiği bir süreçtir. Bu arzunun gerçekleştirilmesiyle ülke ekonomisinde gelir seviyesi, yani üretim artar. Sağlanan ekonomik büyüme, refah seviyesindeki artışı da beraberinde getirir.

 

            Burada, sanayileşme stratejileriyle ilgili olarak yapılan sınıflamalardan birkaçı ele alınmakta ve bunlar günümüzdeki uygulamalarıyla aktarılmaya çalışılmaktadır: (Kuyucuklu, 1993: 440)

 

 

2.1. Sanayileşmenin Yönü Bakımından Sanayileşme Stratejileri

a) İthal ikameci sanayileşme stratejisi:

            Daha evvel yurt dışından ithal edilen bir malın yurt içinde üretimini hedefleyen ve bu yolla sanayileşmeye çalışılan bir stratejidir. Bu stratejide dengeli bir sanayileşme modeli gerçekleştirilmeye çalışılır. Yani ekonomide belli sektörlere değil; tüm sektörlere aynı önem verilerek sanayileşmeye çalışılır.

 

b) İhracata dönük sanayileşme stratejisi:

            Birincisinin tersine dengesiz bir sanayileşme modelinin gerçekleştirilmeye çalışıldığı bu stratejide tüm sektörler yerine ilerisi için ümit vaat eden sektörlerin teşviki ve desteklenmesiyle sanayileşme hedeflenir. Amaç, ihracata yönelik üretimin gerçekleştirilmesiyle ekonomik büyümeyi ve kalkınmayı sağlamaktır.

 

            Sanayileşmenin başlangıcında birinci strateji izlenirken; sanayileşme süreciyle ikinci strateji tercih edilmektedir.

 

 

2.2. Kamu ve Özel Sektöre Öncelik Verme Bakımından Sanayileşme Stratejileri

            Sanayileşmenin başlangıcında, ülkelerde belli bir sermaye birikimi yoktur. Bu durumda devlet öncülüğü üstlenerek sermaye birikimini sağlamaya çalışır. Başta, kamu kesiminin payı özel kesimin payından fazla iken, bu durum tersine çevirilmeye çalışılır. Nitekim günümüzde bu mekanizma rejim farklılığı dolayısıyla -bazı ülkeler hariç- çoğu ülkede aynı yönde işlemektedir. Bu durum, özelleştirme akımına olan rağbette açık bir şekilde görülebilmektedir.

 

 

2.3. Üretim Süreçleri Bakımından Sanayileşme Stratejileri

a) Montaj sanayiine dayalı strateji:

            Bir malın tüm parçalarının veya bazı parçalarının yurt dışında üretilip birleştirme işleminin yurt içinde yapılmasıyla izlenen sanayileşme stratejisidir.

 

b) Entegre sınaî üretim stratejisi:

            Bir malın ana parçalarından tali parçalarına kadar tümünün yurt içinde üretimini hedefleyen sanayileşme stratejisidir.

 

            GOÜ’ler, genellikle montaj sanayii ile sanayileşme süreçlerini başlatmakta ve sanayileşmiş ülke sıfatını kazandıklarında aynı süreci başka “sanayileşmeye çalışan ülkeler”de gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

 

 

2.4. Sanayideki Yoğunluk Bakımından Sanayileşme Stratejileri

            Konuya ilişkin açıklama, COMECON(Council for Mutual Economic Assistance: Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi)’un sınıflaması aktarılarak yapılmaktadır: (Kuyucuklu, 1993: 377)

 

a) Hafif sanayi:

Alt kolları şunlardır:

Tekstil, Besin, Ağaç işleme, Cam-Porselen ve Fayans, Dericilik, Basın (Paligrafi) sanayileri vb.

 

b) Ağır sanayi:

Alt kolları şunlardır:

Enerji, Teshin (Isıtma), Maden, Metalürji, Kauçuk, İnşaat makinası-teçhizatı, Selüloz kağıt sanayileri vb.

 

            Sanayileşmeye başlama açısından düşünüldüğünde ülkeler, bu süreci öncelikle hafif sanayi ile başlatmakta daha sonra bu alandaki nispî azalmayla birlikte ağır sanayi ile süreci devam ettirmektedir. Tabii ki bunu geliştirmede esas olan, üretim açısından sahip olunan faktör donanımıdır.

 

            Şu ana kadar günümüzdeki uygulamalarıyla kısmen de olsa açıklanan sanayileşme stratejileri yanında, bunlarla ilgili olmakla birlikte yeni bir anlayışın sonucu olan bir strateji çıkmıştır ortaya, “Elektronik tabanlı sanayileşme stratejisi…”

 

            Elektronik tabanlı sanayileşme, tamamiyle teknolojik ilerleme ile ortaya çıkan bir stratejidir. Bu sanayileşme modelinin yukarıda da belirttiğimiz gibi klasik sanayileşme stratejileri ile –alt dalları itibariyle- değişen ölçülerde ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu, yeni bir sektördür ve teknolojik ilerlemeyle birlikte hızla gelişmektedir. Hatta şu da söylenebilir; teknolojinin de ta kendisidir. Yıllık %7 ile 10 arasındaki büyüme oranlarını yakalayan ülkelerde bu stratejinin çok önemli bir rolü olmuştur. Asya Kaplanları olarak adlandırılan ve bir dönem dikkat çekici gelişmeler sergileyen Uzak Doğu ülkeleri, bu sektörde en ileri seviyelere gelmişlerdir, hatta neredeyse lider konumunda bulunmaktadırlar. Ayrıca Japonya da teknolojik gelişmede en önde yer alan ülkelerdendir. Söz konusu ülkeler, bu stratejiyi hem yurt içinde hem de yurt dışında üretim yaparak izlemiş, büyümelerini ve kalkınmalarını sağlayabilmiştir. Dolayısıyla çok uzun bir geçmişe sahip olmayan elektronik tabanlı sanayileşme modeli, yeni bir sanayileşme stratejisi olarak ortaya çıkmaktadır.

 

            Kimi açılardan sanayileşme stratejilerinde değişikliği gerektirecek niteliğe sahip bulunan yeni bir endüstri dalından bahsetmek de mümkündür. Günümüzde özellikle GÜ’lerde olmak üzere giderek gelişen bir hizmet endüstrisi vardır. “Çevre ile İlgili Endüstriler (Environmental Industries)” adı altında hızla büyümekte olan bu faaliyetler, OECD tarafından şöyle tanımlanmaktadır: “Suya, havaya ve toprağa olan zararı ve aynı zamanda katı atık, kirlilik ve eko-sistem sorunlarını ölçen, engelleyen, sınırlandıran, azaltan veya gideren malları ve hizmetleri üreten faaliyetler.” Bu sektör; katı atık yönetimi, hava kirliliği ve su atığı konularını çevre ile ilgili hizmetlerle ve teçhizatla ele almaktadır. Çevre ile ilgili hizmet endüstrisi, teçhizat veya kaynak piyasalarından ayrı olarak toplam pazarın %50’sini oluşturmaktadır. Alt sektörler itibariyle oranlar şöyledir: (“The Environmental Services Business…”, 2001: 6-7) Katı atık yönetimi %22,6; su işleme hizmetleri %14,3; danışmanlık ve mühendislik hizmetleri %5,9; iyileştirme ve sinaî hizmetler %3,3. Bu sektörün yıllık %7-10 oranında büyüdüğü tahmin edilmektedir.

 

 

3. SANAYİLEŞME STRATEJİLERİNDE DEĞİŞMELER

            19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren başlayan sanayileşme süreci, zamanın emperyalist ülkelerince devam ettirilmiştir. Bu sürecin başlatılmasında ve devam ettirilmesinde söz konusu ülkelerin etkili olmasının sebebi, sahip oldukları kaynaklardır. Arada meydana gelen duraklama devrelerine ve savaşlara rağmen bugün aynı ülkelerin bu süreci neredeyse tamamladıkları ve yeni arayışlar içinde oldukları görülmektedir.

 

            Genel sektörel gelişme modeline uygun bir şekilde günümüzün sanayileşmiş ülkeleri artık, sanayilerinin nispî ağırlığını da -daha evvel tarımda yaptıkları gibi- azaltmakta, hizmet sektörüne daha çok önem vermektedir. Tabii ki sanayileşmek isteyen ülkeler de tarımın nispî payını sanayi lehine azaltmakta ve sanayiye daha fazla önem vermektedir. Bu demektir ki; söz konusu ülkeler de aynı sorunlarla karşılaşacak ve bunlara çözüm bulmakla meşgul olacak; aynı şeyleri kazanacak; aynı şeyleri kaybedecektir. Her kazancın alternatif bir maliyeti olduğundan, bu sürecin maliyeti de karşılaşılacak olan sorunlardır ve en başta geleni de çevre ile ilgili olanlardır. Dolayısıyla sanayileşme sürecini yaşamak isteyen ülkeler de aynı sorunlarla karşılaşacaktır/karşılaşmaktadır. Sanayileşmiş ülkeler genel olarak, bunun farkında olmakla birlikte söz konusu ülkelerin bu süreci yaşamalarını engellemek amacıyla çok ciddi bir çaba sarf etmemektedir. Çünkü kazançları söz konusudur. Bu süreci yaşamak isteyen ülkeler de karşılaşacakları sorunları bilmekle beraber, mevcut şartlarda kaybettiklerinin daha çok olduğunu düşünerek sanayileşme sürecini tecrübe etmek istemektedir. Çünkü sonunda ekonomik büyüme gözükmektedir. Şunu söylemek mümkündür: Sanayileşmekte olan ülkeler için “yeni bir sanayileşme stratejisi” yoktur. Onlar, klasik stratejilerle -birtakım anlayış değişiklikleriyle birlikte- devam edecektir. Bu yenilik daha çok, sanayileşmiş ülkeler için söz konusudur.

 

            Burada, sanayileşmiş ülkelerce izlenen yeni stratejilere değinilmektedir. Mekanizma, “Çok uluslu (Multi national) ve Uluslararası (International)” şeklinde tanımlanan şirketlerle işlemektedir.

 

            Globalleşme akımı çerçevesinde “ülkeler arasındaki sınırların ortadan kalkacağı, dünyanın büyük bir köy hâline geleceği” şeklindeki ifadeleri çok sık kullanılmaktadır. Sınırlar var olmakla birlikte kurulan ekonomik ilişkiler, neredeyse bunları önemsiz hâle getirmiş durumdadır. Bu, özellikle sermaye hareketleri düşünüldüğünde reddedilemeyecek bir gerçektir. İşte bu gelişmeler, yeni sanayileşme stratejilerini gerektirmiştir. Aslında şöyle de denebilir: Sanayileşme stratejileri, yeni ekonomik olguları beraberinde getirmiştir ve bu da yeni stratejilere yol açmıştır.

 

            Günümüzde sanayileşmiş ülkeler, kimi alanlarda üretimlerini pek yurt içinde yapmamakta bunun yerine ağırlıklı olarak yurt dışında yapmayı tercih etmektedir. Çok uluslu ve Uluslararası şirketler, lisans anlaşmalarıyla veya direkt olarak üretim yapmaktadır. Tabii bu arada yatırım yapılan ülke açısından “sanayileşme” olarak değerlendirilen bu süreçte karşılaşılacak sorunlardan da kendilerini korumuş olmaktadırlar. Yani sorunları da bir nevi ihraç etmiş olmaktadırlar. Bu mekanizmanın işleyişi, taraf ülkeler açısından şu sonuçları doğurmaktadır:

a.      Yatırımcı ülke kâr etmektedir. Maddî anlamda edilen kâr yanında sınaî üretim birimlerinin sebep olduğu olumsuzluklar da transfer edilmiş olmaktadır. Çevre ile ilgili olumsuzluklar bunların başında gelmektedir.

b.      Yatırım yapılan ülke de gelir ve istihdam gibi birtakım getiriler etmekle beraber, sanayileşme süreci ile bazı sorunları da ithal etmektedir. Bunlar arasında yine çevre ile ilgili sorunlar ilk sırada belirtilebilir.

 

            Çevre açısından olumsuz etkileri olan sınaî birimler, konunun özünde yer almaktadır. Kirliliğe sebep olan sınaî üretim birimlerinin GÜ’lerden GOÜ’lere transfer edilmesine ilişkin iddialar her zaman gündemde olmuştur. Konuya ilişkin yapılan bazı ampirik çalışmalar da vardır. Bu çalışmalarda, söz konusu transferin sadece “kirlilik” olgusuna dayalı olarak yapıldığına dair net sonuçlar ortaya konulmamaktadır. Bununla beraber, yapılan tespitler GÜ’lerden GOÜ’lere yapılan üretim birimi transferlerinin sebeplerinin başında yine “kirlilik” olgusunun yer aldığına dair ipuçları sağlamaktadır. Konuyla ilgili çalışmaların bir araya getirildiği ve Dünya Bankası’nca basımı gerçekleştirilen bir eserde yer alan bazı veriler şöyledir: (Low, 1992: 3-4)

·         Ülkelere ilişkin zehirli atık verilerinin ele alındığı bir çalışmada, GOÜ’lerdeki kirlilik yoğunluğunun 1970’lerde ve 1980’lerde hızla arttığını ortaya koymaktadır.

·         Ticarî akım verilerinin dikkate alındığı, 1965-1988 döneminde GOÜ’lere ne ölçüde kirliliğe sebep olan sınaî üretim birimlerinin transfer edildiğini ölçmeyi hedefleyen bir çalışma yapılmıştır. “Sebep olduğu kirliliğin giderilmesi ve kontrolü için ne kadar harcama yapılıyorsa, o endüstri kirliliğe o kadar fazla sebep olmaktadır.” varsayımından hareketle yapılan araştırmada, söz konusu dönemde GOÜ’lere transfer edilen 42 endüstrinin varlığı tespit edilmiştir. Ticarete ilişkin veriler, 1965-88 döneminde ağırlıklı olarak, eğilimlerde meydana gelen değişmeler dolayısıyla, sanayileşmiş ülkelerde kirliliğe sebep olan sınaî birimlerin toplam ticaretteki payının düştüğünü ortaya koymaktadır. Aynı dönemde, birçok GOÜ’nün kirliliğe sebep olan sınaî birimlerinin ihracattaki payı ise artmıştır.

·         Ticarî paya ilişkin bu analiz, “açıklanmış mukayeseli üstünlükler (revealed comparative advantages: RVA) endeksi” ile dayanaklı hâle getirilerek başka bir çalışma hazırlanmıştır. Bu çalışmada 109 ülkenin kirliliğe sebep olan sınaî üretim birimlerindeki RVA’sı hesaplanmıştır. RVA endeksi, belirli bir mamulün bir ülke mamul ihracatındaki payının, o mamulün dünya mamul ticaretindeki payından fazla olması hâlinde söz konusu ülkenin mukayeseli üstünlüğe sahip olduğunu ortaya koyan bir ölçüdür. RVA endeksinin kirliliğe sebep olan sınaî birimlere uygulandığı bu çalışmada, GOÜ’lerin nispî olarak üstünlüğe sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Çalışmaya göre, GOÜ’lerin kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki RVA’sı, GÜ’lerinkinden dört kat fazladır. Ayrıca, GOÜ’lerin kirliliğe sebep olan endüstrilerdeki RVA’sı, kendisindeki diğer sanayilerin ortalama RVA’sından da yüksektir.

·         Diğer bir çalışmada, gerçekleştirilen üretim ve sebep olunan kirlilik seviyesi ilişkisi ele alınmaktadır. Buna göre, GÜ’ler dünya üretiminin %75’ini gerçekleştirirken sebep oldukları toplam karbon atığı oranı %61’dir. GÜ’lerin kişi başına sermaye stoku seviyesi GOÜ’lerinkinden 14 kat fazla iken, GÜ’lerdeki sermaye stokunun karbon atığı GOÜ’lerinkine kıyasla 1/3 oranında daha düşüktür.

 

            Bir firmanın üretim birimlerini bir ülkeden diğerine transfer etmesi, yukarıda da değinildiği gibi, sebebi net olarak ortaya konulabilen bir olgu değildir. Bununla beraber; ucuz iş gücü, zayıf iş gücü birlikleri, güçlü olmayan sağlık ve güvenlik düzenlemeleri, düşük seviyeli çevre düzenlemeleri ve standartları gibi sebepler dolayısıyla söz konusu transferin gerçekleştirilebildiği belirtilmektedir. Hatta bu durum için bazı ifadeler de kullanılmaktadır. Nitekim, bir firmanın kendi ülkesindeki düzenlemelerden kaçarak zayıf düzenlemelerin mevcut olduğu başka bir ülkeye gitmesi olgusu, “Arka Bahçeme Hoş Geldin (WIMBY: Welcome In My Back Yard)” tabiriyle dile getirilmektedir. Buna tepki olarak ise “Arka Bahçeme Giremezsin (NIMBY: Not In My Back Yard)” tabiri kullanılmaktadır. (“The Environmental Services Business…, 2001: 8)

 

            Sınaî üretim birimlerinin transferi olgusunun farklı bir boyutuna dikkat çekmek de mümkündür. GÜ’lerin, çevre kirliliğine sebep olan sınaî tesislerini GOÜ’lere kaydırmaları; gidilen ülkelere belli açılardan katkı sağlayabilmektedir. Nitekim, daha evvel de değinildiği gibi, istihdam bunlardan biridir. Fakat buralara transfer edilen çevre kirliliği de beraberinde bazı sorunlara sebep olmaktadır. Bu durum, uluslararası iktisattaki bir uygulamayı hatırlatmaktadır: “Komşuyu Zarara Sokma Politikası”nı (Beggar thy neighbour)… Buna göre; bir ülke işsizlik sorununa gümrük tarifeleri veya öteki ticarî engeller vasıtasıyla çözüm bulmaya çalıştığı takdirde, söz konusu sorununu yurt dışına ihraç etmiş olmaktadır. Çünkü bu ülke, gümrük tarifelerini yükselterek veya diğer dış ticaret engelleyici uygulamalarda bulunarak ithalâtını kısıtlamaktadır. Bu çerçevede toplam talep yabancı mallardan yerli mallara kaymakta, dolayısıyla yurt içi üretim artmakta ve işsizlik azalmaktadır. Ancak, ithalât ilişkisinin ortadan kalktığı ülkelerde ise tersi bir durum gerçekleşmektedir. Yani söz konusu ülke(ler)nin üretimi azalmakta ve dolayısıyla işsizliği artmaktadır. (Seyidoğlu, 2003: 526)

 

            Sanayileşme sürecinde, GÜ’lerin sınaî tesislerini, GOÜ’lere aktarmalarında; “Komşuyu Zarara Sokma Politikası”nın hayata geçmesi açısından tersi bir durum söz konusu olmaktadır. Yani GOÜ’lerin istihdamını olumsuz etkileme bir yana, işsizliğini azaltma gibi bir katkısı bile olmaktadır. Ancak çevre açısından benzer etki gerçekleşmemektedir. Çünkü GÜ’lerin amacı zaten kendi ülkelerindeki çevresel olumsuzlukları gidermektir. Böylece söz konusu politikanın nitelik değişikliğine uğrayarak gerçekleştiğini ifade etmek mümkündür.

 

 

4. SÜRDÜRÜLEBİLİR KALKINMA ANLAYIŞINDA GELİŞMELER VE KONUYA İLİŞKİN BAZI DEĞERLENDİRMELER

 

4.1. Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı; Tanım ve Çerçeve

            Sanayi ve bunun ekonomik, sosyal kalkınma ve çevre üzerine etkisi; “sürdürülebilir kalkınma” kavramının 1987 yılında Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu(Brundtland Commission)’nca ortak kullanıma açılmasıyla, konu ile ilgili tartışmaların merkezinde yer almaya başlamıştır. Günümüzde, politika yapıcıları arasında “sürdürülebilir kalkınma”nın sağlanabilmesi için hükûmetin ve hükûmet dışı kurumların ekonomik, sosyal ve çevre ile ilgili amaçları sanayi politikalarına ve kararlarına daha fazla dahil etmeleri konusunda bir mutabakat oluşmuştur. (UN/ESC/CSD, 1998a: 2)

 

            Yüksek seviyede rekabetin hakim olduğu global piyasalar ile ekonomik, sosyal ve çevreyle ilgili amaçlar arasında uyum sağlanması gereği, hükûmetlerin; birbiriyle bağlantılı ve üretim üzerinde büyük etkiye sahip olan şu üç politika konusu üzerine yoğunlaşmasını zorunlu hâle getirmektedir:

·         Sürdürülebilir kalkınma,

·         Yerli ve yabancı yatırımlar için uygun ortam,

·         İnsan kaynağındaki ve teknolojideki gelişmeler sayesinde toplumda yetenek seviyesinin artırılması.

 

            Sürdürülebilir kalkınma; “bir yandan nesiller arası adaleti sağlarken ve yeryüzündeki toplam tabii-beşerî ve insan yapısı sermayeyi korurken, aynı zamanda insanoğlunun refah seviyesini artıran kalkınma” şeklinde tanımlanabilir. İmalât sektörü; beşerî sermaye ve insan yapısı sermaye sayesinde tabii sermayenin başlıca dönüştürücüsü olduğundan “sürdürülebilir imalât” da “sürdürülebilir kalkınma stratejisi”nin özünde yer almak durumundadır. (UN/ESC/CSD, 1998b: 4)

 

            Sürdürülebilir sanayi politikası, kalkınmanın temelini oluşturmakta olup, birbiriyle etkileşim içinde olan ekonomik, sosyal ve çevreyle ilgili şu amaçları içerir: (UN/ESC/CSD, 1998a: 2)

·         İstikrarlı bir ekonomik ve sosyal ortamda, bölgesel ve uluslararası ticaretteki sürekli liberalizasyonu içeren, uygun sınaî ve ticarî politikaların benimsenmesi sayesinde açık ve rekabet edebilir bir ekonomik yapının teşvik edilmesi,

·         Hane halkı gelirinde ve sosyal kalkınmada istikrarlı artışlar için özellikle uzun vadeli olmak üzere verimli iş gücünün oluşturulması,

·         Yenilenebilen ve yenilenemeyen kaynakların etkin kullanımıyla tabii çevrenin korunması.

 

            Dünyada şimdiki ve gelecekteki her insanın iyi bir şekilde yaşamaya hakkı olduğu ilkesine dayanan “Sürdürülebilir Kalkınma” çevre boyutu itibariyle şöyle ifade edilmektedir: (DÇKK, 1989: 465) Eğer bir kalkınma süreci, yeryüzündeki hayatı oluşturan ve destekleyen tabii sistemlerin geleceğini tehlikeye atmıyorsa; atmosfer, su, toprak ve canlılar için tehlike arz etmiyorsa sürdürülebilir bir kalkınmadır.

 

            Yapılan bir araştırma, refah göstergelerinin eko-sisteme ilişkin göstergelerle yakın bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır. Refah seviyesini artırdığı ve yoksulluğu azalttığı ifade edilen göstergeler şöyle sıralanmaktadır: (UNEP-IISD, 2004: 12)

·         Yeterli beslenebilme,

·         Hastalıklardan korunabilme,

·         Isınma ve gıda amaçlı (pişirme) enerjiye sahip olabilme,

·         Geleneksel ilaçları kullanabilme,

·         Sel, tropik fırtına ve toprak kayması gibi büyük tabii olaylarla mücadele edebilme,

·         Temiz havaya sahip olabilme,

·         Yeterli ve temiz içme suyuna sahip olabilme,

·         Temiz ve güvenli bir ortamda yaşayabilme,

·         Geleneksel, kültürel ve manevî amaçlı uygulamalar için eko-sistemde bulunan tabii nesneleri kullanmaya devam edebilme,

·         Tabii kaynakları dikkate alan ve devamlı gelir akışını sağlayabilen sürdürülebilir nitelikte yönetim kararları alabilme.

 

            Dikkat edileceği üzere, bu göstergeler sürdürülebilir kalkınma anlayışı ile doğrudan veya dolaylı ilişkilidir. Bu çerçevede; ilk beşinin dolaylı, son beşinin ise doğrudan bağlantılı olduğu ifade edilebilir.

 

            Uluslararası kuruluşlar da, sürdürülebilir kalkınmaya ilişkin birtakım göstergeler ortaya koymaktadır. Bu tür göstergeler, sürdürülebilirlik konusunda ne kadar ilerleme kaydedildiğini, hedeflere ne ölçüde ulaşıldığını ölçmede kullanılmaktadır. Bunlar; çevre ile ilgili, ekonomik ve sosyal yönlerden sürdürülebilir kalkınmayı sağlama yolunda karar alma sürecine yardımcı olan önemli araçlardır. Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu’nun ortaya koyduğu “Sürdürülebilirlik Göstergeleri”nden çevre ile ilgili olanları tabloda yer almaktadır.

 

 

Tablo 2: Çevre ile İlgili Sürdürülebilirlik Göstergeleri

TEMA

ALT TEMA

GÖSTERGE

ATMOSFER

İklim değişikliği

Sera gazı emisyonları

Ozon tabakasının bozulması

Ozona zarar veren maddelerin tüketimi

Hava kalitesi

Şehirlerde hava kirliliğinin yoğunlaşması

TOPRAK

Tarım

Ekilebilir alanlar

Gübre kullanımı

Tarım kimyasallarının kullanımı

Ormanlar

Ormanlık arazi yüzdesi

Ağaç kesme yoğunluğu

Çölleşme

Çölleşmeden etkilenen alanlar