SÜRDÜRÜLEBİLİR
KALKINMANIN SAĞLANMASINDA ÇEVRE KORUMANIN VE EKONOMİK KALKINMANIN KARŞITLIĞI VE
BİRLİKTELİĞİ
İÇİNDEKİLER:
ABSTRACT
ÖZET
GİRİŞ
I.
LİTERATÜRDE YAPILAN KATKILAR
II. GELİŞMENİN
DİNAMİKLERİ
A-Sanayileşme
B-Enerji
C-Nüfus
D-Çevre
III. YENİ
PARADİGMA ; ÇEVRE KORUMA VE EKONOMİK KALKINMA
A-Ortak
Kaygılar
1)Üzerimizdeki
Tehdit ve Geleceğe Yansımaları
2)Tüketim
Toplumunun Yeni Anlayışı; Kullan-At Ekonomisi
B-Eylemlerde
Odaklaşmaya Doğru
IV. GENEL
DEĞERLENDİRME: BİRLİKTELİK VE KARŞITLIK
A-Politika,
Kalkınma ve Sürdürülebilirlik
B-Serbest
Piyasa Koşulları, Karşıtlık ya da Birliktelik
V. SONUÇ
ABSTRACT
Main issues
of today are protecting the environment and being in harmony with it. For this
matter, environmental pollution is a common problem of all countries. The goal
of economics is to achieve sustainable development while meeting the needs of
today’s generation without compromising the needs of the future ones. In order
to meet our endless needs, we destruct the enviroment by wasteful consumption,
excessive production, and unconscious use of resources. For this reason, we
will emphasize on the relationship between the dynamics of development –i.e., energy, population, industrialization
and environment, and sustainable development which is a sensitive point in this
study.
Key Words: Sustainable Development, Economic Development,
Dynamics of Development , Environment
ÖZET
Günümüzün
temel konusu, çevreyi koruma ve çevreyle uyumlu olmadır. Bundan dolayı,
çevresel kirlenme bütün ülkelerin ortak sorunudur. Böylece ekonomi biliminin
yegâne amacı, bugünkü kuşağın ihtiyaçlarını gelecek kuşakların ihtiyaçlarını
bozmadan karşılama olan sürdürülebilir kalkınmadır. Sonsuz ihtiyaçlarımızı
karşılamak için savurgan tüketim, aşırı üretim ve kaynakların bilinçsiz
kullanımıyla çevreyi tahrip ediyoruz. Bu nedenle, çalışmamızda hassas nokta
olan gelişmenin dinamikleri –enerji, nüfus, sanayileşme ve çevre- ile
sürdürülebilir kalkınma arasındaki ilişkiye değineceğiz.
Anahtar Kelimeler: Sürdürülebilir Kalkınma, Ekonomik
Kalkınma, Gelişmenin Dinamikleri, Çevre
GİRİŞ
19.yy.’ın
ortalarında başlayan sanayi devrimiyle dünyamız büyük gelişmelere sahne
olmuştur. Bu devrimin temelinde, buhar gücü, demir yolları ve demir-çelik gibi
ağır sanayi simgeleri gelişmenin yegane ölçütleri ve stratejileri olarak kabul
edilmişlerdi. Ağır sanayi stratejileri 20.yy.’ın ortalarında yerlerini yeni
ekonomi anlayışına bıraktı. Bilgi toplumu veya bilgi teknolojisi olarak
adlandırılan bu yeni ekonomi anlayışı, fiber-optik, çipler, atom enerjisi
kullanım teknolojisi ve bilgisayar gibi mikro elektronik teknolojiler üzerine
kurulmuştur.Ülkeler, ekonomik gelişmelerini sağlamaya çalışırken gelecek
nesilleri nasıl bir tehlike içine sürüklediklerinin bilincinde olmamışlar ve
ekolojik çevreyi tehdit eden yollarla ekonomik gelişmelerini inatla sürdürmeye
yönelmişlerdir. 1972’de gerçekleştirilen Stockholm Birleşmiş Milletler Çevre
Konferansı ile başlayan ve günümüzde de devam eden çevresel kirlenmenin
azaltılması ve sosyo-ekonomik kaynakların yok olmasının engellenerek ekonomik
gelişmenin bir düzen içinde sürdürülebilmesine yönelik farklı arayışlara
gitmişlerdir.
Bu çalışmamızda
“mahşerin dört atlısı” olarak nitelendirilen enerji, nüfus, sanayileşme ve
ekolojik çevre alanlarında nelerin yapılması ve/veya yapılmaması gerektiği
konuları ele alınacaktır. Ayrıca çevrenin korunması ve ekonomik kalkınmanın
birlikteliğinin gerçekleştirilmesinin sağlanabilirliği tartışılarak birliktelik
ve karşıtlık dikotomisine çözüm yolları aranacaktır.
I. LİTERATÜRDE YAPILAN KATKILAR
Sürdürülebilir
kalkınmanın sağlanabilmesi için çevre ve ekonomi arasındaki etkileşime yönelik
olarak literatürde çeşitli çalışmalar yer almaktadır. Yapılan bu çalışmalar
konuyu farklı noktalarda ele almışlardır.Çalışmamızda da bir kısmına yer
verdiğimiz bu katkıların bazılarını içerikleri itibariyle inceleyecek olursak;
Jones ve Manuelli (2000), büyüme ve çevre kirliliği konusunu içsel politika
seçimleri nesiller arası aktarımı vergilendirme ve tasarruflar yönüyle Gene
politika ve çevresel faktörler üzerine Karaman (1995), Dulupçu (2001). Ekonomik
eylemlerle çevre arasındaki dengeye yönelik olarak Baumol ve Oates (1998) açık
modelleme sunmuşlardır. Gene içsel politika seçimleri ile ilintili olarak
ülkeler arası ekonomik performans farklılıkları ve potansiyel kaynakların
heterojenliğinin etkilerini içeren çalışmalar Glomm ve Ravikumar (1992 ve
1995), Alesina ve Rodrik (1994), Persson ve Tabellini (1994) taraflarında
yapılan çalışmalarda görülmektedir. Çevrenin korunmasına yönelik olarak
öngörülen yeni muhasebe ve işlemlere ve yönetişime, yönelik olarak, Fisunoğlu
(1996), Doğan ve Ceran (1998), Baş (1992 ve 1996), Güvemli ve Gökdeniz (1996),
Özbirecikli (2000), Flening(1997), Piet (1997). Sürdürülebilir kalkınma,
sosyo-ekonomi bileşenleri arasındaki ilişkiyi irdeleme açısından katkılar
Fisunoğlu (1989 ve 1997), Keleş(1997), Özsabuncuoğlu (1995), Sürmeli (1997), Tuncer
(1997), Pala (1997), Kahraman (1994), Uslu (1989 ve1997) ve Alpar (1997).
Bunların yanında çevresel kaynakların kullanımına yönelik olarak Yücel (1999),
Akalın (1989)
II. GELİŞMENİN DİNAMİKLERİ
Günümüzde, ileri
teknoloji destekli sanayileşme çalışmaları ve bu amaca paralel artan enerji
kullanımı, genç ve dinamik nüfus yoğunluğu ile iktisadi açıdan zengin bir çevre
gelişmenin dolayısıyla globalleşen dünyada güç sahibi olma isteğinin temel
dinamikleridir. Ülkeler siyasal ve ekonomik stratejilerini işte bu dinamikler
çerçevesinde oluşturmaktadır. Düşünüldüğünde bizler, kaynakları gittikçe azalan bir dünyada yaşam
dansımızı, meçhul geleceğimizin kaygısı içinde sürdürmekteyiz. İşte bu
sebeplerden dolayı Alpar tarafından
“mahşerin dört atlısı” olarak nitelendirilen sanayileşme, enerji, nüfus
ve çevre olgularını inceleyeceğiz.
A-Sanayileşme
Coğrafî
keşiflerden günümüze kadar süren dönemin son iki yüz yılı bilimsel gelişmelerle
ileri teknoloji seviyesini yakalayan ülkeler, tarımın yerine sanayileşmeyi
kendilerine amaç olarak kabul etmişlerdir. Dünya ekonomisinde üst sıralarda yer
alma arzusu, ülkeleri, bu amaç doğrultusunda amansız bir küresel rekabet
ortamına itmiştir. Klasik ekonomi anlayışındaki büyüme felsefesinin temelinde,
tüketimi artırmak için girdileri artırarak üretimi en çoklamak yatmaktadır.
Analizimize
şu soruya yanıt aramakla başlayalım, “Sanayileşme bir fiili yıkıcılık mıdır?”.
Bu sorunun yanıtını, sanayileşmenin beraberinde getirdiği sorunları irdeleyerek
vermek gerekir. Dolayısıyla sorunun adresi, sanayileşmenin ekolojiye, insan
yaşamına nasıl etkilerde bulunduğunun irdelenmesidir.
Sanayileşmenin
ekolojiye etkisini şu noktalarda toplayabiliriz. Birincisi, küresel ısınmadır.
Küresel ısınma, sanayi kollarında yoğun olarak kullanılan kimyasal maddelerin
kullanım sonrasında oluşan gaz atıkların (karbondioksit, CO2; metan, CH4;
kloroflorohidrokarbonlar, CFC; azot oksitler NOx) atmosferde sera etkisi
yapmasının sonucudur. Kimyasal maddelerin, dünya ticaretinin yaklaşık %10’unu
olduğu ve geçen 10.000 yıl içindeki atmosfer sıcaklık değişmeleri 1-2 derece
aralığında iken son yüzyıl içerisindeki artışın 0.7 derece olması konuyu
özetlemektedir (Uslu:1997, s.47-64).
İkincisi
asit yağmurlarıdır. Sera etkisinin yanı sıra, zehirli gaz atıkların, zamanla
atmosferde birikmesi ve bu birikimin doğanın sindirme limitinin de üzerinde
olmasından dolayı meteo hareketleri ile zehirli gazla asit yağmurları halinde,
yeryüzüne sıvı zehir olarak düşmektedir. Özellikle verimli tarım alanları ve
doğal hayat dengesi büyük zarar görmektedir.
Üçüncüsü,
toksit kimyasal maddelerin, radyoaktif maddelerin ve radyoaktif malzemenin
kontrolsüz şekilde kullanılmasından doğan kazalardır (Uslu:1989, s.73).
Sonuçları önceden belirlenemeyen ancak tahmin edilebilen bu kazalar, özellikle
gelecek nesiller ve ekolojik çevre açısından oldukça tehlikelidir. Eski
Sovyetler Birliği’nde meydana gelen Çernobil nükleer kazası sonucu ortaya çıkan
radyoaktif sızıntı, 1999 Ocak ayında Türkiye’de sağlık alanında kullanılan
radyoaktif kobalt maddesinin yanlışlıkla muhafazasından çıkartılması gibi çoğu
da bilinçsizlikten kaynaklanan kazalar, yeni canlı nesillerin genetik
yapılarında etkilerini orta ve uzun periyotlarda göstermiş ve de göstermeye
devam edecektir. Sanayileşme, tarım sektöründe kullanılan metotların gelişimi
üzerinde de etkili olmuştur.
Dördüncüsü
de 20.yy.’ın ikinci yarısında ortaya çıkan ve kaynağı, yüksek verimli hububat
ve suni gübre olan Yeşil Devrim’dir., bu yeni gelişme, ürünlerin, hastalıklara
ve zararlı böceklere karşı korunmasını, verimin artmasını sağlamasına rağmen,
her tekno-ekonomik atılım gibi ödenmesi gereken ağır bir faturayı beraberinde
getirmiştir. Tarımsal üretim sisteminin iyileşmesi ve geliştirilmesi için
gerçekleştirilen alt yapı yatırımları, kullanılan kimyasal gübre ve mücadele
ilaçları ile yüksek verimli tohumluk ve sulama için sağlanan devlet
sübvansiyonları maliyetlerin ağırlaşmasına neden olmuştur. Sanayileşmenin
sonuçlarından biri olan Yeşil Devrim’in
neden olduğu çevre sorunu, günümüz yaşam şartlarını etkilediği gibi gelecek
nesillere bırakılan kötü bir miras olmuştur. Hindistan ve Brezilya’da tarım
alanları kazanmak için ormanların her geçen gün süratle yok edilmesi, üretimi
ve kaliteyi artırmak için kullanılan kültür tohumlarına yönelik aşırı sulama
sonucu toprağın tuz oranını yükselmesi ve çoraklaşması, kullanılan kimyasal
gübre ve mücadele ilaçlarının ekolojik dengeyi alt üst etmesi gibi artık bizim
ve nesillerimizin çözüm araması gereken teknolojik gelişmeye bağlı güçlükleri
ortaya çıkarmıştır (Şahinöz:1990, s.238).
Ayrıca
sanayileşmenin insan yaşamına etkisi kendini şehirleşmede de göstermektedir.
Bilindiği gibi sanayileşme yoğun olarak yaşandığı yerleşim merkezleri aşırı göç
alımı suretiyle aşırı derecede büyümüşlerdir. Bu da beraberinde oldukça
kozmopolit ve düzensiz şehirleşme yanında birbirinden çok farklı toplumsal
sorunlara yol açmıştır.
B-Enerji
Enerji,
üretim yapısının hareket gücü olmasına rağmen, çevrenin yok edilmesi sürecini
başlatan değilse de hızlandıran en önemli unsurdur. Enerji, her an insan
faaliyetlerinde birbirinden farklı miktar ve yöntemlerce tüketilirken,
dünyamızı tahrip edip ekolojik dengede onarılmaz yaralar açmaktadır. Enerji
tüketim talebini sektör bazında sanayi, tarım ve hizmetler sektörlerinde ortaya
çıkmaktadır. Farklı miktarlardaki tüketimi çevreye verdiği zararı da aynı
ölçüde çeşitlendirmekte bu da sürdürülebilir kalkınma oluşumunu negatif
etkilemektedir (Pala:1997, s.137). Görüldüğü gibi enerji önemli bir stratejik
çevresel faktör konumundadır (Türkman:1996, s.38). Dünya genelinde 1950-70
arasındaki enerji kullanımı yıllık
ortalama %5 artış gösterirken, sonraları yavaşlamıştır. GÜ bu enerjinin
%60’ından fazlasını tüketmektedir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde metal ve
madenlere olan talep, enerji kullanımı ile beraber artış göstermektedir. Fakat
yapılan tespitlerde kısa dönemde ne enerji ne de materyal kullanımında bir
daralma beklenmemektedir (Fisunoğlu:1997, s.16).
Tablo 1:Çeşitli Gelir
Grubundaki Ülkelerin Enerji Üretimi, 1980 ve 1997.
|
|
Ticarî Enerji Üretimi (BTEP) (a) |
Dünya Toplam Enerji Üretimindeki Payı |
||||
|
Ülke Grupları |
1980 |
1997 |
1980-1997 Değişimi |
1980 |
1997 |
1980-1997 Değişimi (b) |
|
Düşük Gelir Grubu |
1296366 |
2267533 |
4,41 |
18,82 |
23,67 |
4,85 |
|
Orta Gelir Grubu |
2804139 |
3607537 |
1,69 |
40,70 |
37,66 |
-3,05 |
|
Düşük ve Orta Gelir Grubu |
4100505 |
5875070 |
2,55 |
59,52 |
61,33 |
1,81 |
|
Yüksek Gelir Grubu |
2788845 |
3704792 |
1,93 |
40,48 |
38,67 |
-1,81 |
|
Avrupa EMU |
365725 |
434996 |
1,11 |
5,31 |
4,54 |
-0,77 |
a. BTEP = Bin ton eşdeğer petrol.
b. Net İthalat, Toplam İthalat ile Toplam İhracat arasındaki
farktır.
Kaynak:World Bank; 2000 World Development Indicators, Table
3.7, (http://www.worldbank.org)
Tablo 1’de
sunulan veriler Bin ton eşdeğer petrol (BTEP) olarak ticarî enerji üretiminde
1997 itibarıyla ilk sırada 3.704.792 BTEP ile Yüksek Gelir Grubu (YGG) ülkeleri
yer alırken, 3.607.537 BTEP ile Orta Gelir Grubu (OGG) ülkeler ikinci
sıradadır. Fakat 1980-1997 yılları arasında ticarî enerji üretimi alanında
Düşük Gelir Grubuna (DGG) dahil olan ülkeler %4,41’lik değişimle ilk sıradadır.
YGG dahil ülkeler %1,93’lük oranla ikinci sırada yer alırken OGG ülkeler de
%1,69 değişim oranıyla son sırada yer almaktadır.
Tablo 2:Çeşitli Gelir
Grubundaki Ülkelerin Enerji Tüketimi, 1980, 1997.
|
|
Ticarî Enerji Tüketimi |
Kişi Başına Ticarî Enerji Tüketimi |
||||||
|
Ülke Grupları |
(BTEP) |
Ort. Yıllık Büyüme
(%) |
KEP (a) |
Ort. Yıllık Büyüme
(%) |
Göreceli Oranlar |
|||
|
|
|
|
|
|
|
|||
|
|
1980 |
1997 |
1980-97 |
1980 |
1997 |
1980-97 |
1980 |
1997 |
|
Düşük Gelir Grubu |
1148189 |
2116021 |
3,9 |
480 |
646 |
2 |
1 |
1 |
|
Orta Gelir Grubu |
2001642 |
2601928 |
4,7 |
1854 |
1830 |
1,8 |
3,86 |
2,83 |
|
Düşük ve Orta Gelir Grubu |
3149831 |
4717949 |
4,3 |
907 |
1005 |
2 |
1,89 |
1,56 |
|
Yüksek Gelir Grubu |
3773001 |
4713241 |
1,7 |
4794 |
5369 |
1 |
9,99 |
8,31 |
a. KEP = kilogram eşdeğer petrol.
Kaynak:World Bank; 2000 World Development Indicators, Table
3.7, (http://www.worldbank.org)
Tablo 2’de
sunulan veriler ışığında, BTEP olarak ticarî enerji üretiminde 1997 itibarıyla
ilk sırada 4.713.241 BTEP ile YGG
ülkeleri yer alırken, 2.601.928 BTEP ile Orta Gelir Grubu (OGG) ülkeler
ikinci sıradadır. Fakat 1980-1997 yılları arasında ülke gruplarının ticarî
enerji tüketiminin ortalama yıllık yüzde değişimi incelendiğinde OGG ülkeler,
%4,7’lik oranla ilk sırada yer alırken DGG ülkeler de %3,9’luk oranla ikinci
sıradadır. YGG ülkeler ise gelişmiş sanayi ekonomisine sahip olmalarına rağmen
%1,7 değişim oranıyla en düşük seviyededirler. Diğer yandan kişi başına enerji
tüketimi ortalama yıllık yüzde büyümesinde ise DGG’deki ülkeler %2,0’lık oranla
ilk sırada yer alırlarken YGG’ye dahil ülkeler ise %1,0 büyüme oranıyla en son
sırada yer almaktadır.
Sanayileşmenin
ortaya çıkardığı toplam madde kullanımı içinde belirleyici öneme sahip çimento,
kağıt ve çelik üretiminde kullanılan
yüksek enerji yoğunluğu ve üretim sırasındaki kimyasal tepkimelerin sonucu
olarak ortaya çıkan karbon yayımı (dünya karbon yayımlarının %2,5’ ini
oluşturmaktadır), hem havayı hem de suyu ciddi şekilde kirletmektedir
(Durning:1998, s.78). Görüldüğü gibi enerji elde etmede kullanılan klasik
olarak nitelendirebileceğimiz ve ekolojik dengeye oldukça yüksek ve geri
dönülemez maliyetler ortaya çıkaran yöntemlerin yerlerine bu etkileri azaltan
yeni modern yöntem arayışları içine girilmelidir. Günümüzde kullanılan yeni
yöntemlerden biri de “Kojenerasyon Sistemi”dir. Özellikle sanayi sektöründe
enerji verimliliğini sağlamak, maliyeti azaltmak, güvenilir ucuz enerji temin
etmek amacıyla kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Kojenerasyon Sistemi, tek
sistemden eşzamanlı olarak elektrik ve güç ile kullanılabilir ısı üretilmesini
sağlayan yöntemdir. Gaz tribünlü sistemler ile termik santrallarda elektrik, kazanlarda
ısı üretimi yapılarak ve çevreyi kirletip
yenilenemeyen (primer) enerjinin yaklaşık %55-60’ını atık haline getiren
konvansiyonel enerji üretim sistemlerinden farklı olarak Kojenerasyon Sistemi,
elektrik üretiminde ortaya çıkan ısı eşanjörler yardımı ile çeşitli ısı
ihtiyaçları için değerlendiriliyor. Böylece elektrik ve ısının eşzamanlı
üretimi ile %80-90 verim elde ediliyor. Bu da primer enerjinin atılan kısmını
minimize ediliyor (Dünya Gzt:1999). Günümüz, enerji kaynakları iki gruba
ayrılmaktadır. Bunlardan birisi yenilenemeyen enerji kaynakları olan kömür,
petrol, doğal gaz ve nükleer enerji diğeri
de yenilenebilen enerji kaynakları olan odun, bitki artıkları, hayvansal
atıklar, jeo-termal, güneş, rüzgar, ve hidrolik enerji kaynaklarıdır. Yenilenemeyen
enerji kaynaklarının büyük ölçüde kullanılıyor olması, çevre sorunlarını ciddi
boyutlarda artmasına neden olmuştur. Bu nedenle yenilenebilir enerji
kaynaklarının çevresel tehditlerinin düşük olması, dünyanın bu kaynakların
kullanımına yönelmesi her bakımdan avantajlı bulunmaktadır (Akalın:1989,
s.172). Bilim adamları yenilenemeyen kaynakların tükenebileceği düşüncesiyle
yeni kaynak arayışlarına girmişlerdir. Bu çalışmalardan birisi de Bitumluşist
denen ve ileride petrol ve kömür gibi enerji kaynaklarının ikamesi olabilecek
yeni bir yenilenemeyen kaynak üzerinde yapılmaktadır. 1972 petrol krizi ile
petrol fiyatlarında yaşanan artış ve enerji darboğazı bu maddeye olan ilgiyi
artırmıştır.
C-Nüfus
Şüphesiz
nüfus, kalkınma ve ekosistem arasında çok sıkı bir etkileşim vardır. Dünyada
nüfus artışı olanca hızıyla sürmektedir. Sosyo-ekonomik refah artışı, yaşam
şartlarının yükselmesini sağladığından dünya genelinde ölüm oranları
azalmaktadır. Bu durum oluşmasında antibiyotiklerin kullanılması, aşı uygulamaları
ve daha birçok tıbbi yeni yöntemlerin kullanılması etkili olmuştur. Bunlardan
dolayı, 1990’larda 6 milyar dolayında olan dünya nüfusu, yılda ortalama 100
milyonluk bir artışla 22.yy. ortalarında yaklaşık 22.5 milyarı bulması
beklenmektedir (Keleş:1997, s.79). Dünya nüfusunun artışının %95 kadarı
gelişmekte olan ülkelerde yer alacağı gelecekte, nüfusla ilgili sorunların
yoğunlaşacağı bölgeleri belirlemede bize fikir vermektedir. Artan nüfus, ister
kırsal bölgelerde isterse kentlerde
olsun, mal ve hizmet talebini artırıcı yönde gelişme kaydetmektedir
(Keleş:1997, s.79). Şüphesiz bundan ekoloji, bir çok yönden zarar görecektir.
Özellikle, şehirlerde nüfusun artması, hava, su kirlenmesi ile trafik ve
gürültü gibi diğer çevresel tehditleri de artıracaktır (Özsabuncuoğlu:1995,
s.22). Çünkü daha fazla istem, daha fazla arz yapmayı etkileyecektir. Böylece
daha fazla üretim de beraberinde çevreyi tehdit edici atıkların içeriğinin de
artmasını getirecektir. Üretim sonrasında da doğaya bırakılan maddelerde “geri
dönüşüm yapılarına göre” çevre kirliliğine neden olacaklardır. Bu şekilde çevre
kirliliğiyle, nüfus artış hızı arasında eşanlı ilintili olacaktır. Nüfusun
çevreye etkilerini teorik bazda açıklamada bazı modeller geliştirilmiştir. Söz
konusu modeller arasında “IPAT” olarak bilinen model, diğerlerine kıyasla daha
yaygındır. IPAT modeli, kaba çizgilerle de olsa üç önemli değişkenin (nüfus
büyüklüğü P; refah düzeyi A; teknolojik çevre zararı fonksiyonu T), çevreyi
hangi ölçüde etkileyeceğine (I) açıklık getirilmektedir. I = PxAxT şeklinde gösterilmektedir. Bu model
kullanılarak bazı ülkeler arası karşılaştırma ve değerlendirmeler de
yapılabilmektedir (Tuncer:1997, s.19).
Fakat nüfus ve ekonomik büyüme arasındaki ilişki tam olarak ampirik
uygulamalara yansıtılamamaktadır. Çünkü, ekonomik büyümeyi sadece nüfus değil
haricinde pek çok faktörler etkilemektedir. Ayrıca bu modelde teknoloji
seviyesi hangi ölçülerde olursa olsun, nüfusun artması mutlak olarak çevreye
zarar vermektedir (Alpar:1997, s.38). Nüfus ve çevre arasındaki ilişki tek
yönlü bir etkileşim değil, çift yönlü bir etkileşimden oluşmaktadır. Nüfusun
büyüklüğü, artış hızı ve dağılımı, çevre üzerinde yoğun etki yaparken,
çevredeki değişmeler de nüfus ve ona bağlı değişkenler üzerinde etkili
olmaktadır. Geniş kapsamlı birkaç örnek vermek gerekirse, insan faaliyetleri
hava koşullarını ve mevsimleri etkilemektedir. Sanayi, ulaştırma ve ısınmada
kullanılan fosil yakıtlar havaya yüksek oranda karbondioksit verdiklerinden ve
bu gaz atmosferde birikerek ozon tabakasına zarar vermekte ve sera etkisi
yapmaktadır. Bilindiği gibi bu durumda küresel ısınmaya, zararlı güneş
ışınlarının dünyayı direkt etkilemesine ve de asit yağmurlarına yol açarak
insan yaşamını etkileyerek sağlık alanlarında olumsuzluklara neden olmaktadır
(Tuncer:1997, s.21.22.23).
D-Çevre
Çevre,
sadece yaşamımızı sürdürdüğümüz geniş bir alan değil milyonlarca canlının
yaşadığı dev ekosistemdir. Yaşamımızı idame ettirmek için gerekli olan hem
biyolojik hem de fiziki ihtiyaçlarımızı karşıladığımız iktisadi çevre aynı
zamanda geçmişten geleceğe aktarılması gereken tarihsel ve kültürel değerler
bütünü içermektedir. Fakat, insanoğlunun ihtiyaçlarını karşılama konusundaki
üstün gayretleri sonucu(!) her yıl yaklaşık, 100-150 bin arasında canlı türünün
nesilleri tükenmekte ve her geçen gün ekolojik sistemdeki hassas dengeler
bozulmaktadır. İktisadi çevre, ekonomiye çeşitli servisler veren bir kaynaktır.
Diğer kaynaklarda olduğu gibi, bu kaynağı ne kadar iyi idare edersek ve bu
kaynağın yok olmasını önlersek, bize daha uzun vadeli servis verir. Çevre,
ekonomiye hammadde sağlar. Bu hammadde, üretim sürecinden geçerek tüketim
malları haline dönüşür. Daha sonra bu hammaddeler ve üretiminde kullanılan
enerji çevreye atık olarak geri döner (Alpar:1997, s.35.38). Kıt kaynaklardan
oluşan iktisadi çevreyi kullanılırken, gelecek nesillerin istem ve
ihtiyaçlarını da düşünerek hareket edilmeli, ihtiyaçtan fazlası kullanılmayıp
kaynaklar sistemli bir devirler zinciri halinde gelecek nesillere
aktarılmalıdır. Kültürel ve tarihi çevre de en az iktisadi çevre kadar
önemlidir. Tarihsel değerler de yenilenemeyen kaynaklar arasındadır. Çünkü
asırlar ötesinden günümüze ulaşan değerler, maddî ve manevî birer mirastır,
tahrip olunursa yenisinin yapılması mümkün değildir. Birer çevre faciası olan
betonarmeden binaların yükseldiği günümüzde yarınlara nelerin miras
bırakacağımızı düşündüğümüzde zihnimizde karamsar tablo oluşmaktadır. Her geçen
gün yok olan tarihsel ve kültürel çevremizin, hem bizim hem de gelecek nesiller
için, bir hava bir su kadar gerekli olduğunun bilincinde olmamız gerekmektedir.
Turizm kaynakları sadece güneş ve denizden ibaret değildir. Arkeolojik, tarihi,
kültürel varlıkların zenginliği ve çeşitliliği gibi diğer alt faktörlerde
turizmin kaynakları arasındadır. İskân alanlarının plansız dağılımı, sanayinin
kontrolsüz gelişimi turistik kaynakların büyük ölçüde zarar görmesine neden
olduğu herkesçe bilinmektedir (Kahraman:1994, s.28). Görüldüğü gibi tarihi ve
kültürel çevrede, ülke ekonomisi açısından önemli kilometre taşlarından
birisidir.
III. YENİ PARADİGMA ; ÇEVRE KORUMA VE EKONOMİK KALKINMA
Paradigma,
belli bir dönemde toplumsal hayatın belirli bir alanında geçerli olan
görüşlerin, düşünce tarzlarının, bakış açılarının ve varsayımlarının toplamı
olarak tanımlanıyor (Türkoğlu:1999, s.20). Vermiş olduğumuz bu tanımdan
hareketle, 21. yy. yeni paradigması,
ekonomik kalkınmanın çevrenin korunmasıyla birlikte sağlanması
gerektiğidir. İşte burada Brundtland Raporu ile 1987 yılında ilk defa
“Sürdürülebilir Kalkınma” (Sustainable Development) kavramı bu amacın tanımı
olarak yapılmıştır. Raporda kavramın tanımlanması şu şekilde yapılmaktadır:
“Gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama yetenek ve olanaklarını
kısıtlamaksızın bugünkü ihtiyaçların karşılanması” (Fisunoğlu:1996, s.118). Bu
kavram, “çoğunlukla ekonomik anlamda algılanmaktadır. Ekolojiyi bu bakış içinde
bir aksesuar niteliğindedir. Bu bakış açısı sürdürülebilir kalkınmayı,
sürdürülebilir büyüme olarak algılamamıza neden olmaktadır. Oysa amaç,
sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasıdır. Bunun sağlanması ise, ekolojiyi genel
ekonomik çerçeve içinde bir bileşen olarak görmek yerine, konuya tam ters
yönden yaklaşarak, ekonomiyi ekolojik çerçeveler içine yerleştirmekle mümkün
olacaktır” (Uslu:1997, s.43). Bu yeni paradigma ile, klasik ekonomi tanımında
verilen üretim ve tüketim sirkülasyonundan ibaretmiş gibi görülen ekonomi
anlayışı yerini, üretimin kısıtlı bir ekosistem içinde oluştuğunu kabul eden ve
çevre korumanın öneminin de vurgulandığı yeni bir anlayışa bırakmıştır.
Çalışmamızın
bundan sonraki bölümlerinde, çevre korumanın neden gerekli olduğunu gösteren
ortak kaygılarımız olan, tehdit altındaki gelecek ve israf ekonomisi
konularını, bunlar için yapılması gereken hukuksal çalışmaları ve nihayetinde
kalkınma felsefesini yeni bir kavram olan sürdürülebilir kalkınma ile
açıklamaya çalışacağız.
A-Ortak Kaygılar
Ekonomik
gelişmenin ekolojik çevreye verdiği zararların her geçen gün daha da
büyümektedir. İnsanoğlun bencilliği, hem ekolojik hayatı hem de kendi geleceğini
kaçınılmaz sona doğru sürüklemektedir. Bu bağlamda, uluslararası çalışmalarla
ekolojiye verilen zararların boyutlarının belirlenmesi ve gerekli önlemlerin
alınması gibi kaygılar 20.yy. ikinci yarısında ortaya çıkmıştır. Ülkeler
arasında küreselleşme hareketlerinin süratle ivme kazandığı dünyamızda pozitif
ve negatif etkileşimler mesafe gözetmeksizin ortaya çıkmaktadır. Negatif
etkileşim olarak bahsettiğimiz olgu, birisinin yaptığı olaydan diğerinin
etkilenmesidir. Yani GÜ’lerin sanayi atıklarının doğada yayılarak ülke ve ulus
farkı gözetmeden bütün insanlığı ve tabii yaşamı tehdit etmesidir. Bir anlamda
çevre kirliliği ve tahribatı da aynı hızda küreselleşmiştir. Örneğin asit
yağmurlarının Amazon ormanlarını etkilemesi ya da zehirli atıkların sınırlar ötesine
taşınması gibi. Bu noktada çevre tehditleri ulusal değil bütün dünyayı
ilgilendiren ortak sorunlar haline gelmesidir.
1)Üzerimizdeki Tehdit ve Geleceğe Yansımaları
Artık
neredeyse, gelişmişlik çevreye ve insanlığa verilen zararın büyüklüğüyle de ölçülebilecek
bir fonksiyon haline geldi. Çünkü GOÜ’lerdeki ve GÜ’lerdeki sanayileşme
sürecileri bizleri ve gelecek nesilleri tehdit kıskacına almıştır. Bu tehditler
üç türlü ortaya çıkmaktadır. Birincisi, günümüz nesline yönelik direkt
tehditler, ikincisi gelecek nesillere genetik olarak aktarılan tehditlerdir. Bu
iki grup arasında sıkı bir bağ mevcuttur. Çünkü ilk grup tehdit gerçekleşmeden
ikincisi ortaya çıkmadığı ifade edilebilir. Üçüncüsü de, insan yaşam alanlarına
yönelik tehditlerdir.
Birinci
grup tehditler iki yolla gerçekleşebilmektedir. Birincisi, üretim süreci içinde
ortaya çıkan katı, sıvı ve gaz atıkların, ikincisi de, tüketim ve tüketim
sonrası tesir yolu ile gerçekleşmektedir. Birinci yol tesirde sanayi
atıklarının toprak, su ve havaya karışması sonucu insan sağlığının tehdit
altına alınması söz konusudur. Bu yol ile özellikle kanser riski günümüzün
ciddi tehditlerinden birisidir. Üretim sürecinde kullanılan, ayrıca bazı mamul
mallarda da bulunan kadmiyum, arsenik, berilyum, nikel ve krom gibi elementler
kanserojen madde içermektedirler. Örneğin, kadmiyumun, şarjlı piller, kalem
piller, ve cep telefonlarında, arsenik, boyalarda, nikel ve krom, paslanmazlık
özelliklerinden dolayı metal eşya kaplamalarında yarı hammadde olarak
kullanılmaktadır. Bunun yanında elementlerin hepsi bir fosil yakıt olan kömürde
küçük miktarlar halinde bulunur. Dolayısıyla kömür yandığında açığa çıkarlar;
eninde sonunda toprağa ulaşır ve küçük miktarlar halinde gıda maddelerinin
içine girerler. Bitki kökleri aracılığı ile biyolojik ortama girerler.
Bilindiği gibi, termik santrallerde elektrik üretimleri, ev ve işyeri
ısıtmaları kömürün yakılmasıyla sağlanmaktadır. Bir büyük santralden bir yılda
açığa çıkan miktara bağlı olarak, yılda ortalama 50 ölüm olur. Bu ölümler, toprağın
üst katmanlarının erozyonla yok olacağı varsayımında 100.000 yıla yayılmıştır
(Cohen:1996, s.148).
İkinci grup
tehditler birinci grup tehditlerin insan biyogenetik zincirini bozmaktadır. Bu
durum gelecek nesillere fiziksel ve zihinsel engeller olarak yansımaktadır.
Özellikler radyoaktif madde kullanımları ve bunların bir şekilde kontrol
edilememesi bu deformasyonu şiddetlendirmektedir.
Üçüncü grup
tehditler ise ziraatta kullanılan suni gübre ve ilaçlar ile kültür tohumları
kullanılan alanlarda yapılan aşırı sulama toprağın erozyonuna, tuzlanmasına ve
verimsizleşmesine neden olmakla beraber ekolojik sistemdeki vahşi hayatın
hassas dengesini bozmaktadır. Bu sorunlar aynı zamanda kırsal yaşam üzerinde
negatif dışsallıklara neden olmaktadır. Arazilerin verimsizleşerek kullanım
oranların düşmesi büyük kentlere göçün hızlanmasına neden olmuştur. Göçlerin
giderek çoğalması her geçen gün çözümü zorlaşan hatta bazen çözümsüzleşen
sosyal sorunların artmasına neden olmuştur (Sürmeli:1997, s.45). Bilinçsiz kentleşme
ve yeni tarım alanları açma faaliyetleri yeşil zenginliğin yavaş yavaş yok
olmasına neden olmaktadır. Yer altı sularının bilinçsiz tüketimi istenmeyen
sonuçlara yol açmaktadır ki bunun en güzel örneklerinden birisi Niğde İli
Sazlıca Kasabası’nda yaşanmaktadır. Yeraltı suyunun, sonsuz kaynağa sahip
olduğu düşüncesinden hareket edercesine, sondaj kuyularından gereğinden fazla
çekilip tarımda kullanılması, yörenin yer yer çökmesine neden olmaktadır
(Yücel:1999, s.19).
2)Tüketim Toplumunun Yeni Anlayışı; Kullan-At Ekonomisi
Tüketim
toplumu üç sınıftan oluşmaktadır; tüketiciler, orta gelirliler ve yoksullar.
Kişi başına düşen doğal kaynak tüketimi, kirlilik yayma ve doğal ortamları
bozma dereceleriyle mükemmel şekilde tanımlanan gruplar pratikte iki ölçüt ile
birbirlerinden ayrılırlar; ortalama yıllık gelir ve yaşam tarzı. Yoksullar,
dünyada yaklaşık 1.1 milyar kişi ve kişi
başına 700ABD$’ dan az kazanan topluluktur. Dünya ekonomi piramidinin en
altında bulunan bu grup çoğunlukla kırsal kesimde yaşamakta ve geçimlerini
yaşadıkları yerlerdeki arazilerden ve ormanlardan topladıkları şeylerden
sağlarken savurganlık yapmaya güçleri yetmemektedir. Orta gelirliler, yaklaşık
3.3 milyar kişi ve kişi başına 700-750ABD$ kazanmaktadırlar. Yoksullar gibi
orta gelirli sınıfta, maddeleri kullanmada tutumludur. Maddeleri yeniden
kullanmak ve geri dönüştürmek konusundaki özenleri, ekonomilerini çevre ile
dengelemeyi hedefleyen tüm gruplar için ideal oluştururlar. Tüketici sınıfı ya
da zenginler, dünya tüketim toplumunun 1.1 milyar üyesidirler ve kişi başına
750ABD$’ dan fazla gelire sahiplerdir (During:1998, s11-12.). Bu grubun tüketim
davranış kalıbına israf dersek hiçte yanlış olamaz. Kullan-at ekonomisi,
üretilen malların hem kullanım ömürlerini aza indirgemek hem de düşük üretim
maliyeti elde etmek için dayanıklılığının azaltıldığı, insanları süreğen
tüketim çılgınlığına iten lüks bir ekonomik faaliyet şeklidir. Nihai tüketim
mallarının, satışa sunulup kullanılması ve atılması arasındaki periyot oldukça
kısa olması, bu yaşam sitilinin karakteristik bir özelliğidir. Ayrıca üretilen
mamûlün tamiri neredeyse mümkün olmamakta ve atılmaktadır. Örneğin, plastik
promosyon kalemleri, plastik aksamlı fotoğraf makineleri, plastik oyuncaklar
vb. Bu tarzın belirgin özelliklerinden biriside
ambalaj sektörüdür. Ambalaj, ürünü sattıran bir amaç haline geldi. Hemen
hemen her ürün ambalajlanmakta – mukavva, kağıt ve plastik ambalaj türleriyle-
ve çoğu geri dönüşümsüz bu ambalajlar atılmaktadır. Bunlar, hem çevreye zarar
vermekte, hem de ekonomik sıkıntı doğurmaktadır. Tarzın bir başka özelliği de
moda denen çılgınlıktır. Moda, ruhunda ürünün kullanım süresi oldukça kısadır
ve yoğun olarak konfeksiyon, ayakkabı ve aksesuar sektörlerinde ortaya çıkar.
Moda pazarına kaynak sağlamak için yapılan üretimde zararlılara karşı
kullanılan ilaçlarının üretiminde olduğu gibi, kimyevi maddeler ve aşırı su
kullanımı hayvancılık sektörüne yan etki yapmıştır. Bu ürünleri boyamada
kullanılan kimyasal maddeler de olayı daha vahim boyutlara taşımıştır (During:1998,
s80-89). Dünyanın ihtiyacı olan şey ekonomik gelişmenin getirdiği bu
problemlere çözüm bulmaktır. İsraftan kaçınarak yeniden kullanıma ve geri
dönüşüm gibi tüketim tarzına teşvik
edici tedbirler alınmalı ve bu savurganlığa son verilmelidir.
B-Eylemlerde
Odaklaşmaya Doğru
Sosyal ve
ekonomik istikrarı, klasik büyüme yaklaşımlarında ve eski çevre koruma
tutumlarında aramak dengesizliği artıracaktır. Çevresel güvenlik değişiklikte
aranmalıdır. Değişiklik ise, sanayi, hukuk, ekonomi, uluslararası işbirliği,
sosyal ve kültür gibi topluma şekil veren alanlarda olmalıdır.“Çevre koruma ve
sürdürülebilir kalkınma, bütün hükümet kuruluşlarının, uluslararası
kuruluşların ve belli başlı özel sektör kuruluşlarının ayrılmaz birer parçası
olmalıdır. Bu kuruluşlar politikalarının, programlarının ve bütçelerinin hem
kısa hem de uzun vadede, ekonomik ve ekolojik açıdan sürdürülebilir
faaliyetleri teşvik edip desteklemesinden sorumlu ve bu konuda hesap vermekle
yükümlü duruma getirilmelidir. Geleneksel amaçlarını, kendi ulusal toplumlarını
olduğu kadar hepimizin paylaştığı küçük gezegenimizin çevresel tabanını sürekli
iyileştirerek güçlendirecek şekilde yerine getirilmelidir.” (DÇKK:1991, s.32).
Uluslararası gönüllü kuruluşların yanı sıra, bölgesel kuruluşlar da hükümetler
ve yerel yönetimlerce desteklenerek yaptıkları eylemlere resmi kimlik
kazandırmalıdır. Sürdürülebilir kalkınma çalışmalarında, karmaşık ve politik
olarak sıkıntı verici yöntemlere başvurmak otorite için sıkıntı verici hatta
istenmeyen durumdur. Bu nedenle, çevre koruma faaliyetleri öncelikle hukuksal
zemine oturtularak ekonomik ve sosyal alanda kanunlarla desteklenmelidir.
Politika üzerindeki en önemli etken kamu oyudur. Politik otoritenin etkinliği
ya da politika uygulamasındaki kararlılığı kamu oyunun isteğiyle
bütünleştiğinde optimal patika seçimi sağlanmış olacaktır. GÜ’lerce, geri
kalmış ve gelişmekte olan ülkelere yapılan gıda ve para yardımları yerine bu
ülkelerin kendi kendilerine yeterliliklerinin sağlanması için, gerekli bilgi ve
teknolojik yardımlar yapılarak,
gelişmeleri çevre korumayla beraber uzun vadeli politikalara
yansıtılmalıdır. Sosyal alanlarda kurumsal değişiklikler yapılarak, toplumlar
da çevre koruma bilincinin geliştirilmesi sağlanmalıdır.
IV. GENEL DEĞERLENDİRME: BİRLİKTELİK VE KARŞITLIK
A-Politika, Kalkınma
ve Sürdürülebilirlik
Yazımızın
birinci ve ikinci bölümlerinde genel olarak ekonomik büyüme ve kalkınma
çalışmalarının yaşadığımız dünyaya yaptığı ve geleceğe etkilerinin nasıl
olacağını tartıştık. Acaba çevre koruma ile ekonomik kalkınma bir uyum
içerisinde yürütülebilir mi? İşte bu sorunun yanıtı kalkınma stratejisinin
çevre ile uyumlu kalkınma politikalarıyla desteklenmesinde aranmalıdır. Bu
uyumun sağlanabilmesi için uygulanması gereken politikaların şu konuları içermesi
beklenir: (Fisunoğlu:1997, s.18-19)
·
Büyümenin
canlandırılması ve kalitesinin değiştirilmesi,
·
Temel
ihtiyaçların karşılanması, sürdürülebilir bir nüfus düzeyinin garanti altına
alınması,
·
Teknolojinin
yeniden yönlendirilmesi ve riski yönetmek, karar vermede çevre ve ekonomiyi
birleştirmek,
·
Kalkınmanın
daha katılımcı yapılması, uluslararası ekonomik, ilişkilerin yeniden
düzenlenmesi,
·
Toplumların
eğitilerek bilinçlendirilmesi.
Bu
kriterlerin yanında sürdürülebilir çevre-koruma politikası oluşturabilmek
içinde şu amir koşulların sağlanması gerekmektedir: (Dulupçu: 2001, a.g.w.s.)
·
Ekonomik
kısıtlarında göz önüne alınarak yapılacak gerçekçi politika seçimiyle finansal
sürdürülebilirliğin sağlanması,
·
Bürokratik
kısıtlar ve siyasal iradenin yapısına uygun yönetsel sürdürülebilirliğin
genişletilmesi,
·
Siyasal
otorite ile kamu oyunun çevre-koruma eylemlerine yönelik bilincinin
arttırılarak birlikteliğin sağlanması,
·
Çevresel
politikalar ile ekonomik ve sosyal politikalar arası uyumun sağlanması,
·
Sürdürülebilirlikte
uygulanan politikaların performans ölçümünün yapılması, uygulaması ve
sonuçlarının değerlendirilmesi konusunda uygun gösterge seçiminin tespiti.
Tablo 3:Politika
Matrisi
|
Çevre Sorunları |
|
Politika Araçları |
|
|
|
Kaynak Yönetimi |
Piyasaları Kullanmak |
Yeni Piyasalar Oluşturmak |
Çevresel Düzenlemeler |
Toplumun Dahil Edilmesi |
|
Sübvansiyonları Azaltmak |
Mülkiyet Hakları & Desentralizasyon |
Standartlar |
Toplumun Katılımı |
|
|
Kirlilik Kontrolü |
Çevre Vergileri |
Ticarî izinler ve haklar |
Yasaklar |
Enformasyon |
|
Kullanıcı Bedelleri |
Uluslararası Bedel Sistemleri |
İzinler ve Kotalar |
|
|
|
|
Depozit Sistemi |
Hedeflenmiş Teşvikler |
|
|
Kaynak:World Bank, (http://www.worldbank.org.tr)
Politika
matrisi Dünya Bankası ve üye ülkelerin çeşitli uygulamalarından elde
edilmiştir. Matris, politika organizasyonunun yapılabilmesi için politika
araçlarını 4 temel kategoride sınıflandırılmıştır. Söz konusu temel araçlar ise
spesifik alt araçlardan oluşmaktadır. Bu araçlar sayesinde belirlenen amaç
doğrultusunda politikaları tasarlamak için gerekli altyapı sağlanmakta, böylece
politika yapıcılarına arzuladıkları aracı seçme olanağı tanınmaktadır. Ekonomik
alanda uygulanabilecek politika yöntemleri olarak;
·
Teşvik
reformu ile piyasada fiyat bozulmasını engellemek ve gerçekçi fiyat oluşumunu
desteklemek,
·
Sosyal
maliyetleri yansıtacak şekilde vergilerle fiyatları yükseltmek,
·
Kirletme
izinlerinin (permitlerinin) ya da kalkınma haklarının bulunduğu yeni piyasalar
oluşturmak,
·
Çevre-korumaya
yönelik yatırımları vergi indirimiyle özendirici hale getirmek,